• Benliğin Kaynakları% 27indirim
    Benliğin Kaynakları
    Benliğin Kaynakları

Benliğin Kaynakları

Modern Kimliğin İnşası

  • 42,00 TL30,66 TL

    hopi kampanyası
    1,53 Paracık
  • Stoktan Hemen Teslim!
Bu kitabı e-kitap olarak okumak isterseniz, yayıncıya talebinizi iletebilmemiz için tıklayınız.

İdealist, emindir; “ahlaki bir hayat içerisinde erdeme ulaştıran yolları bulmak zor değildir”. Bedbin, ikircikli kalır; “ahlaki öğütler vermek kolay, ahlakı temellendirmek zordur”. Fideist ise tereddüt kabul etmez; “ahlaki öğütler vermek zor, ahlakı temellendirmek imkânsızdır”.

Benliğin Kaynakları ahlak düşüncesini ben-idrakimize de kaynaklık eden ahlaki deneyimlerimizin zengin repertuarına açabilmeyi amaçlıyor. Taylor’ın kalkış noktası, modern ahlak felsefelerinin en etkili çizgilerinin, aslında zengin ahlaki anlam ve tecrübe dünyamızı tek bir ilkeye indirgeyerek işlerlik kazanabildikleridir. Taylor, ahlaki varoluşumuzun bazı yadsınamaz boyutlarını ıskalayan, ahlaki tecrübemizin çok katlı ve zengin çeşitliliğini perdeleyen, etiği tek bir ilkeden damıtmaya kalkışan ahlak kuramlarına karşı bir tür ahlak fenomenolojisi geliştirmeye çalışıyor: Ahlakı temellendirme çabasının geleneksel biçimlerine dönmeyen ama dinî yahut ladinî klasik ahlak tasavvurlarının sorduğu sualleri gündeme getirmekten de çekinmeyen bir ahlaki benlik okuması, bir ahlak ontolojisi.


SUNUŞ

 

İdealist, emindir; “ahlaki bir hayat içerisinde erdeme ulaştıran yolları bulmak zor değildir”. Bedbin, ikircikli kalır; “ahlaki öğütler vermek kolay, ahlakı temellendirmek zordur”. Fideist ise tereddüt kabul etmez; “ahlaki öğütler vermek zor, ahlakı temellendirmek imkânsızdır”.

Ahlakın imkân ve kaynağına dair bu değerlendirmeler silsilesi, modern ahlak düşüncesinin istikamet karmaşasını izleyebilmek açısından manidar. Adorno’ya geldiğimizde bu karmaşa trajiğin diliyle faş edilir: Etik, bir melankoli bilimidir artık. Bize bütünleyici yaşam güzergâhları vaat etmez. Onu, dumura uğramış yaşantıların arasında parça parça görebiliriz ancak. Yekpare bir hâl, yekpare bir zatiyet kazanamaz. “Yanlış hayat, doğru yaşanamaz!”

Ahlaki modernleşmenin felsefi karşılığı, etiğin daha ziyade ötekine karşı hak ve yükümlülüklerimiz ekseninde tasavvur edilmesi olmuştur. Kant felsefesinin teorik titizliği ve normatif düşünme biçimleri üzerindeki etkisi, ahlakın daha çok deontik mantığın sınırları içinde kavramsallaştırılmasını getiriyordu. Deontik mantığın üç unsuru (ya da deontik teslis), yani hak, vazife ve yükümlülükler, ahlaki tasavvurun üç ana kutbu idi. En azından bugün meta-etik ve normatif etik diye ayrıştırabileceğimiz tartışma düzeylerinde bu üçlemenin gücünden söz etmek zor değil.

Kuşkusuz ahlaki modernleşmenin felsefi mümessili yalnızca deontoloji değildi. Faydacılık, modernlerin en bildik ahlak anlayışlarından bir diğeridir. Modern siyaset, iktisadiyat ve kurumlar faydacılığın değerlendirme ve hesap usullerine yatkınlık gösterir. Burada ne kadar kişiye ne ölçüde fayda tahsil edileceği sorusu esastır. Klasik faydacılık mutluluğu matematikleştirirken (felicific calculus), J. S. Mill fayda mefhumunu romantizmin ferdiyetçiliğinde yumuşatmaya çalışır. Yine de ahlaki akıl yürütme biçimi ve temel etik kategorileri ile faydacılık, ahlaki hayat ve mutluluğu esasen bir hesap kitap ameliyesi olarak görmeyi sürdürür.

Fakat ahlaki tecrübemiz Kantgil üçlemenin işaret ettikleri ya da faydacı şemaların önerileri ile ne ölçüde kuşatılabilir? Vazife, hak, yükümlülük ve fayda gibi kavramlar ahlaki varoluşumuzun kuşatıcı bir anlatımını sunabilirler mi? Modern etiğin normatif dili, içinde yaşadığımız ahlaki uzamın tüm derinliklerine nüfuz edebiliyor mu?

Benliğin Kaynakları ahlak düşüncesini ben-idrakimize de kaynaklık eden ahlaki deneyimlerimizin zengin repertuarına açabilmeyi amaçlıyor. Nitekim Taylor’ın kalkış noktası, modern ahlak felsefelerinin en etkili çizgilerinin aslında zengin ahlaki anlam ve tecrübe dünyamızı tek bir ilkeye indirgeyerek işlerlik kazanabildikleridir. Taylor, ahlaki varoluşumuzun bazı yadsınamaz boyutlarını ıskalayan, ahlaki tecrübemizin çok katlı ve zengin çeşitliliğini perdeleyen, etiği tek bir ilkeden damıtmaya kalkışan ahlak kuramlarına karşı bir tür ahlak fenomenolojisi geliştirmeye çalışıyor: ahlakı temellendirme çabasının geleneksel biçimlerine dönmeyen ama dinî yahut ladinî klasik ahlak tasavvurlarının sorduğu sualleri gündeme getirmekten de çekinmeyen bir ahlaki benlik okuması, bir ahlak ontolojisi.

Felsefi serüvenini genel bir araştırma programı olarak tarif etmek gerekirse Taylor’ın bir felsefi antropoloji yaptığını söyleyebiliriz: dil felsefesinin, fenomenolojinin ve hermenötiğin imkânlarını izleyen bir felsefi antropoloji. Kimileri bir ahlak ontolojisi, insan oluşun ontolojisini yahut da ahlaki benliğin ontolojisini kurmaya giriştiğine işaretle Taylor’ın felsefi katkıları için “ontoloji” tabirini tercih etse de kendisi felsefi antropolojiyi fikrî müdahale ve girişimleri için toparlayıcı bir unvan olarak benimser. İnsan felsefesini hermenötik fenomenoloji içinden kurmaya çalışır. Burada bir anlam âlemi, bir semantik uzay içinde yaşıyor oluşumuz esastır.

Kaçınılmaz birtakım suallerin ufkunda yaşarız. Bunlar bizim sorduğumuz sualler oldukları kadar, hatta belki de daha çok, bize sorulan, bizim muhatap olduğumuz ya da daha doğrusu maruz kaldığımız suallerdir. Yaşamın belki her an değilse bile kimi dönemeçlerde, bazı eşiklerde ya da uygun anı yakaladığında (kairos) göz kırpar gibi sorduğu suallerdir bunlar. Vakit vakit kendimizi içinde bulduğumuz sualler. İyiye dair, doğru hayata dair kabullerimize ve nihayet bunların ardında yatan varlık idrakine giden kapılar bu suallerle açılır.

İyiye dair, neyin hayır neyin şer olduğuna dair bu kapsamlı idrak tarzları çoğu zaman dile gelmemiş, kısmen örtük ya da gizil kalmış olabilir. Çoğu zaman onları açık edecek olan, o tasavvurları dile kavuşturacak olan karşılaştığımız ahlaki meydan okumalardır. Ahlaki evetlemelerimizin ve retlerimizin ardındaki daha büyük resim, varoluşa dair, ucu bir iyi anlayışına kadar uzanan bütünleyici çerçeve, ancak hadiselerin sevki ile bir tavır alışa zorlandığımızda ya da meselelerin tazyiki bizi kaçınılmaz tercihlere sürüklediğinde ifadeye bürünecektir. O kadar ki bazen bu ifadeye bürünüş dilin ya da lisanın imkânlarına sığmaz ve başka ifade vasıtalarına yönelir; şiir gibi, müzik gibi. Bir Bach kantatası Hristiyan dindarlığını ifade etmede sözlü ifadenin kudretlerini aşabilir. Kelimelerin dünyasını geçip melodilerin âlemine girmek ifadenin bazen en esaslı, belki bazen tek yoludur.

Taylor’ın burada işaret ettikleri, Tanpınar’ın Dede Efendi musikisi, hatta belki bir enstrüman olarak ney hakkında dile getirdiklerini hatırlatır. Neyin biricik sırrı hasrettir. Hasreti terennüm etmede ney kelimelerden kudretlidir. Dede Efendi musikisi, Tanpınar’ın hakkında sıklıkla söz açtığı eski hayatımızın ahlaki ufuklarını kat ederken bize en güçlü ifade tarzlarını bahşeder. İlginçtir, Dede Efendi’den bahsederken Tanpınar da yer yer Bach’la mukayeseler yapar.

Aslında Taylor’ın ifadelendirmeye dair söylediklerinin ardında dil felsefesinde yürünmüş bir yolun izleri fark edilecektir. Hem analitik hem de kıta kaynaklı dil felsefelerinden beslenen Taylor, Herder ve Humboldt gibi düşünürlere verdiği önem ve romantik akıma yaptığı vurgularla dil felsefesinde kendine mahsus bir yol açmaya çalışır. Dilin salt gösteren değil, inşa eden, yapılandıran, neredeyse yaratıcı diyebileceğimiz bir kudreti olduğunu Taylor analitik felsefe dünyasında erken dönemlerden beri savunmuştur. Bazı varoluş kipleri, kimi anlam katları, insanlık durumumuzun kimi koşulları ancak dil-içre bir ifadeye büründükten sonradır ki varlık kazanmış olurlar. Burada söz konusu olan, ifade edilemeyenin ifade edilebilir olmasının ötesinde ifade edilemeyenin zaten ancak ifade kisvesi ile ya da ifadenin tavassutu ile kavranabilmesidir. Bir varlık boyutu olarak önümüzde açılması, bir başka tabirle bize âyân olması, ufkumuzda tebellür etmesi ifadenin, daha genelde lisanın yordamıyla olur. Bu bir dil hadisesidir, dilin dünya kurma ya da dünya açma hadisesi.

Ahlaki tecrübe, dil, anlam ve ifadeye dair tüm bu söylenenler genel bir ahlak ontolojisinin birbirleriyle irtibatlı unsurlarıdır. Fakat Taylor eser boyunca yalnızca genel bir ahlak ontolojisi geliştirmez, bu ahlak ontolojisinin üzerinde kristalleşen belli başlı özel ahlak tasavvurlarının da izini sürer. Hatta kitabın iki ana bölümden oluştuğunu söyleyebiliriz: bir ontolojik ana çatı ve uzun soluklu bir tarihî anlatı. Taylor kitabın ilk kısımlarında genel-geçer bir ahlak ontolojisi geliştirdikten sonra ikinci kısımda bu ontolojinin Batı düşünce geleneğinde ne gibi özgül içeriklerle çeşitlenip derinleştiğini öykülemeye çalışır. “Öyküleme” demişken bunun çağdaş düşüncede kazandığı daha güçlü anlamı ile anlaşılması gerektiğini söyleyelim. Anlatının hem genel olarak felsefede hem de özellikle etikte kazandığı daha geniş etkinlik onu artık bir felsefi argüman biçimi olarak alabileceğimizi gösteriyor. Mesela Alasdair MacIntyre’ın Erdem Peşinde isimli eseri Batılı ahlakilik kiplerinin bir öyküsüdür ve bir dramatik öyküleme olarak ucu bir felsefi konum alışa, bir felsefi argüman ve savunuya bağlanır. Felsefi kabul ve ret burada bir felsefi tahkiye olarak sunulmuştur, bir felsefi öyküleme olarak. Nereden geliyor olduğumuza bakarak nereye yönelmemiz gerektiğine dair bir berraklığa varma girişimidir bu. Sonuçta felsefi tartışma aynı zamanda bir felsefi öyküleme biçimine dönüşür. Felsefi tartışmada tarihsizlik, ya da isterseniz “öyküsüzlük”, bir hikâyenizin olmayışı, istikametsizlik getirir –en azından kesin, külli ve genel-geçer metafizik tutamaklara dayanarak felsefe yapmak artık mümkün değilse.

Taylor’ın, eserin düşünce tarihi niteliği daha fazla öne çıkan, anlatıya dayalı kısımlarında benimsediği argüman biçimlerinden biri de budur. Bu kısımlarda geliştirilen gayet incelikli ve nüanslara dikkat eden anlatı, sonunda modernliğin kıyılarına varır ve modernliğin sonuçlarına dair bir değerlendirme için zengin bir arka plan sağlar. Bir inhitat ya da bir inkişaf olarak modernlik, modern benliğin kaynaklarına gidilip çağdaş çeşitlemelerinin öyküsü anlaşılırsa ancak sorgulanabilecektir.

Bu sorgulamada Taylor modernliğe ilişkin inhitat söylemlerine ya da büyük çöküş öykülerine fazla itibar etmese de modern uygarlığın kazanımlarının bazı çok hayati kayıplarla birlikte gerçekleştiğini teslim eder. Bir büyü bozumu olmuştur, evet, fakat bunu ne yalnızca bir kazanımlar silsilesinin kaçınılmaz bedeli olarak görebiliriz ne de bütün bütün bir kayıp olarak. Bedbin anlatılara karşı dinin, daha özelde Katolik itikadının müjdelerine tutunur. Umudun dinî erdemler arasındaki yeri bellidir ve aşk (agapé) umuttur. Benliğin Kaynakları arasında uzanıp yeniden tutunmaya değer olanlar bunlardır.

 

Dr. Ahmet Okumuş

 

Bu ürün için ilk yorumu siz yapın.