• Cahil Hoca% 34indirim
    Cahil Hoca
    Cahil Hoca

Cahil Hoca

Zihinsel Özgürleşme Üstüne Beş Ders
  • 15,00 TL9,90 TL

  • Tedarik Süresi 1 İş Günü
Bu kitabı e-kitap olarak okumak isterseniz, yayıncıya talebinizi iletebilmemiz için tıklayınız.
Felsefenin elması Joseph Jacotot'nun başına düşmüştür: 1818'de sürgünde bir devrimci olan Jacotot Belçika'da Fransız edebiyatı okutmanı olarak yarı-zamanlı bir iş bulur. Tek kelime Fransızca bilmeyen Flamanlara, kendisi de tek kelime Flamanca bilmediği halde hocalık etmek zorundadır... İki dilli bir Fénelon baskısı koşar imdadına; "öğrencileri"nin kendi kendilerine Fransızca ve Telemak'ı öğrenmelerine kılavuzluk eder. İnsanın bilmediğini de öğretebileceğini gösteren bu tuhaf deneyin sezdirdiği kaçınılmaz sonucu anlamakta hiç gecikmez Jacotot: Bilen ile bilmeyenin, öğreten ile öğrenenin, kol emekçisi ile zihin emekçisinin, kısacası zekâların eşitliği. Bu şaşırtıcı hikâyeyi ve Jacotot'nun felsefesini anlatan Jacques Rancière hem eğitim üzerine çok özgün bir düşünce sunuyor hem de zekâların eşitsizliğini ve bilgi hiyerarşisini bahane eden toplumsal eşitsizlik tasavvurlarına önemli eleştiriler getiriyor. "Özgürleştirmeksizin eğiten aptallaştırır," diyen Cahil Hoca, eğitimciler ve eğitim sistemi üzerine kafa yoranlar için olduğu kadar siyaset felsefesiyle ilgilenenler için de ufuk açıcı bir kitap. 1940 Cezayir doğumlu Fransız filozof. Paris 8 (St. Denis) Üniversitesi'nde felsefe dersleri vermiş olan Rancière'in adı ilk kez Althusser'in iki ciltlik Lire le Capital (1965; Kapital'i Okumak) derlemesine yazdığı yazıyla öne çıktı. 1990'da yayımlanan Siyasalın Kıyısında ile birlikte, Batı geleneğinde "siyasal"ın kuruluşu üzerine odaklanmaya başladı ve Le Mésentente (1995, Uyuşmazlık, Aralık, 2005), La haine de la démocratie (2005, Demokrasi Nefreti, İletişim, 2014) ve Chronique des temps consensuels (2005, Mutabakat Dönemlerinin Vakayinamesi) gibi kitaplarında çok özgün ve ufuk açıcı bir siyaset düşüncesi geliştirdi. Estetik, tarih teorisi, edebiyat ve sinema hakkında yazdıklarıyla da yankı uyandırdı.

Jacques Ranciere, Cahil Hoca eseri alt başlıktan anlaşılacağı üzere zihinsel özgürleşme üzerine beş dersten oluşmaktadır. Yazar, bu eserinde öğretmen ve öğrenci, anlatma ve anlama, öğretme ve öğrenme kavramlarını tartışmaya açarak insanların bu konular üzerinde tartışmasını sağlıyor. Yazarın, tartışmaya açtığı bu konular üzerinde toplumumuzun da hiç şüphesiz çok acil tartışmaya ihtiyacı vardır. Çünkü ülkemizde halen belli bir eğitim sistemi yerleştirilememiş ve deneme, yanılma yöntemleriyle eğitim sistemimiz tamamen bir kevgire çevrilmiştir. Kevgire çevrilen eğitim sistemimizde, kevgir görevini layıkıyla yerine getirerek her tarafından su sızdırmaya başlamıştır. Ülkemizde öğretmen ve öğrenci ilişkilerinde herhangi bir saygı ve sevgi kalmamıştır. Anlatma ve anlama hususunda sık değişen müfredat programları ile öğretmenler ve öğrenciler mağdur edilmektedir. Öğretme ve öğrenme aşamasında eğitim sistemimiz hala ezbercilikten kurtulamamıştır.             Günümüzde insanların yaptıkları hatalardan biriside ama gizli, ama açık zekalar arasında hiyerarşi uygulamasıdır. Jacques Ranciere, Cahil Hoca eserinde bu durumu ağır bir şekilde eleştirmiş ve insanların açıklayan konumundan kurtulduğu ve zihinleri özgürleştirildiği zaman kendi zekasıyla hayatında yol alabileceğini belirtmiştir. Bu eseri okurken maalesef zihniniz öyle bir yorulacak ki konuşmaya bile mecaliniz kalmayacaktır. Önemli toplumsal sorunlar hakkında düşünmek ve bir sonuca varmak istiyorsanız bu eseri mutlaka okumalısınız. Bu eseri sakın öylesine okuyarak geçmeyin. Çünkü bu eserde yazarın, size anlatmak istediğini iyi özümsemeniz gerekiyor.             Jacques Ranciere, Cahil Hoca eseri bu tip konulara ilgi duymayan okurlar için sıkıcı olabilir. Ama bu tip konulara ilgi duyan okurlar, özellikle öğretme ve öğrenme kavramları üzerinde öylesine farklı bakış açıları öğrenecekler ki ben kırk yıl düşünsem öğretme ve öğrenme hakkında böyle bir şey aklıma gelmezdi diye düşüneceklerdir. Bu eser, özellikle eğitim sistemine bakış açınıza çok şeyler katacak ve zihni özgürleştirme hususunda sizlere çok şey öğretecektir. Okurlar, bu eser ile birlikte hakikatin söylenen söz değil, meydana gelen olay olduğunu, sözü söyleyip ya da söylememenin insanın elinde olduğunu, ama hakikatin gerçekleşip ya da gerçekleşmemesinin insanın elinde olmadığını öğreniyorlar.             Jacques Ranciere, 1940 yılında Fransa’da dünyaya gelmiştir. Yazar, edebiyat dünyasında Kapital’i Okumak eseri ile tanınmıştır. Yazarın, görsel sanatlar üzerine geliştirmiş olduğu teori günümüzde referans olarak kullanılmaktadır.

Giriş bölümünden, s. 9-11

 

1818 yılında, bugün Belçika sınırları içinde bulunan Leuven kentinin üniversitesinde, Fransız edebiyatı okutmanı Joseph Jacotot’nun başından bir zihinsel serüven geçer.

Uzun ve hareketli meslek hayatı sürprizlere hazırlamış olmalıydı Jacotot’yu: 19 yaşına 1789 yılında basmıştı. O sıralar Dijon’da retorik dersleri veriyor ve avukatlık mesleğine hazırlanıyordu. 1792’de Cumhuriyet ordusunda topçu olarak hizmet veriyordu. Ardından Konvansiyon döneminde Barut Bürosu’nda eğitmen, Harbiye Vekâleti’nde kâtip, Politeknik Mektebi’nde müdür vekili olmuştu. Dijon’a dönünce analiz, “ideoloji” ve kadim diller, saf ve aşkın matematik, ayrıca hukuk okutmuştu. Mart 1815’te yurttaşlarının kendisine duyduğu saygı nedeniyle istemeye istemeye milletvekili olacaktı. Ama Bourbon Hanedanı’nın dönmesiyle birlikte sürgün kaçınılmaz olmuş, Hollanda Kralı’nın cömertliği sayesinde yarım ücretli bir öğretmenlik görevi bulmuştu. Misafirperverlik adabına aşina olduğundan Leuven’da sakin günler geçireceğini düşünüyordu Joseph Jacotot.

Oysa rastlantı başka bir karar vermişti onun hakkında. Bizim alçakgönüllü okutmanın dersleri öğrencilerin çabucak hoşuna gitmişti. Gelgelelim derslerinden istifade etmek isteyen öğrencilerin çoğu Fransızca bilmiyordu. Joseph Jacotot da tek kelime Hollandaca bilmiyordu. Dolayısıyla talebenin talip olduğu şeyleri öğretebileceği ortak bir dil yoktu. Yine de öğrencilerin arzularına karşılık vermek istiyordu. Bunun için de öğrencileriyle arasında ortak bir şey üzerinden, asgari bir bağ kurması gerekiyordu. Tesadüf bu ya, o sıralar Brüksel’de Fénelon’un Telemak’ının ikidilli bir baskısı çıkmıştı. Ortak bir şey bulunmuş, Telemak böylece Joseph Jacotot’nun hayatına girmişti. Tercümanı aracılığıyla kitabı öğrencilere dağıtıp, çeviriden yardım alarak Fransızca metni anlamalarını istedi öğrencilerinden. İlk kitabın ortasına gelince, yine tercümanı aracılığıyla öğrencilerine oraya kadar öğrendiklerini sürekli tekrarlamalarını ve kitabın kalanını anlatabilecek kadar okumakla yetinmelerini söyledi. Şansın yardımıyla bulunmuş bir çözümdü bu, ama aynı zamanda küçük çapta felsefi bir deneydi, Aydınlanma Çağı’nın sevdiği türden bir deney. 1818’de Joseph Jacotot hâlâ geçen yüzyıldan kalma bir adamdı ne de olsa.

Gelin görün ki deney beklentilerini aşmıştı hocamızın. Bu şekilde hazırlanmış öğrencilerinden okudukları hakkındaki düşüncelerini Fransızca kaleme almalarını istedi. “Korkunç uydurma ifadelerle, hatta tam anlamıyla bir âcizlikle karşılaşacağını sanıyordu. Hiç açıklama görmemiş bu genç adamlar kendileri için yepyeni bir dilde karşılaştıkları güçlükleri sahi nasıl çözecek, metni nasıl anlayacaklardı ki? Hiç mühim değil! Önemli olan rastlantıya açılan bu yolun onları nereye götürdüğünü, bu çaresizlikten doğmuş ampirizmin ne gibi sonuçlar verdiğini görmekti. O öğrencilerin, bu zorlu işin içinden birçok Fransız kadar iyi çıktıklarını görünce çok şaşırmamış mıydı? Demek ki başarmak için tek gereken istemekti. Demek ki her insan başkalarının yaptığı ve anladığı her şeyi anlamaya potansiyel olarak kâdirdi.”(1)

Bu rastlantı ürünü deneyin Jacotot’nun zihninde yol açtığı devrim işte buydu. O güne kadar vazifeşinas her öğretmenin inandığına inanmıştı o da: Hocanın en büyük görevi bildiklerini öğrencilerine aktarmak ve onları yavaş yavaş kendi bilgi seviyesine getirmekti. Öğrencileri bilgiye boğmamak, papağan gibi tekrarlatmamak gerektiğini o da biliyordu; öğrencilerin rasgele yollara sapmaması gerektiğini, çünkü asli olanı tali olandan, nedeni sonuçtan ayırmayı henüz öğrenememiş dimağların o yollarda kaybolacağını da bilirdi. Uzun sözün kısası, hocanın başlıca işi açıklamak, bilginin basit unsurlarını öne çıkarmak ve bu ilkece basitlik ile genç ve cahil dimağların temel özelliği olan edimsel basitliği birbirine uydurmaktı. Öğretmek demek, bilgileri aktarırken zihinleri şekillendirmek, o zihinleri planlı bir ilerleyişle basitten karmaşığa doğru götürmekti, biliyordu bunu. Öğrenci bilgiyi aklıyla sahiplenecek, yargı gücü ve beğenisi de şekillenince sosyal olarak kendisinden beklenen seviyeye çıkarak öğrendiklerini seviyesine uygun biçimde kullanmaya hazır olacaktı: Kültürlü seçkinler için öğretmenlik, avukatlık veya yöneticilik yapacaktı; halkın seçkinleri arasından artık çıkarmaya çalıştığımız yeni öncü güçler için aletler ve makineler düşünecek, tasarlayacak veya üretecekti; bilim yoluna girecek, bu özel dehayla donanmış zihinler için yeni keşifler yapacaktı. Gerçi bu biliminsanlarının tuttuğu yollar, kullandığı yöntemler pedagogların akla dayalı düzeninden epey farklıydı. Yine de buradan hareketle o akla dayalı düzenin yanlış olduğunu söylemeyi gerektirecek bir kanıt elde edilemezdi. Tam tersine dehanın özel güçlerinin gelişmesi için önce sağlam ve yöntemli bir eğitim almak gerekiyordu. Post hoc, ergo propter hoc.*

Böyle düşünürdü her vazifeşinas öğretmen. Otuz yıllık meslek hayatı boyunca böyle düşünmüş ve böyle davranmıştı Joseph Jacotot da. Gelin görün ki, makinenin dişlilerine kum kaçmıştı bir kere. Fransızcanın temeline dair hiçbir şey açıklamamıştı “öğrencileri”ne. Ne imlayı açıklamıştı, ne de fiil çekimlerini. Öğrenciler bildikleri dildeki kelimelere karşılık gelen Fransızca kelimeleri kendi kendilerine aramış, çekim eklerinin ne anlama geldiğini kendi kendilerine anlamışlardı. Fransızca cümle kurabilmek için kelimeleri ve çekimleri nasıl kullanmaları gerektiğini tek başlarına öğrenmişlerdi: Kitapta ilerledikçe cümleleri ve imlaları düzeliyordu; yazdıkları cümleler de öyle öğrenci cümlesi değildi hani, düpedüz yazar cümleleriydi. Ne yani, hocanın açıklamaları gereksiz miydi? Gereksiz değildiyse, kime ve neye faydası vardı o açıklamaların o halde?

 

(1) Félix ve Victor Ratier, “Enseignement universel. Emancipation intellectuelle”, Journal de philosophie panécastique, 1838, s. 155.

* Lat. “Bundan sonrası, zaten bundan dolayı böyleydi” diye çevirebileceğimiz, mantık hatalarına işaret etmek için kullanılan bir deyim. –ç.n.
Yorum Sayısı: 2

Yaşamımız üzerine şöyle bir düşündüğümüz zaman toplum içerisinde yaşayan insanların, yaşamlarının birbirine çok benzediği görülür. Jacques Ranciere, Cahil Hoca eserini okuyunca benzer yaşamların nedeninin ezberlenmiş yaşam tarzlarının ve alışkanlıkların olduğunun farkına varıyorsunuz. Günlük yaşantılarımızda çevremizde bulunan birçok insanla sorun yaşamaktayız ve yaşadığımız bu sorunlarda kusuru daima karşı tarafta gördüğümüz için suçu komple karşı tarafa yıkarak kendimize masum rolünü...devamını oku

O
Orhan Şaşmaz  -   01.07.2016

Şu aralar yeniden gündeme gelen aday öğretmenlere önerien bir kitap...

A
Aysun Gezer  -   23.03.2016