• Felsefe Atlası% 27indirim
    Felsefe Atlası
    Felsefe Atlası

Felsefe Atlası

Düşünmenin Mekânları ve Yolları
  • 70,00 TL51,10 TL

    hopi kampanyası
    2,56 Paracık
  • Tedarik Süresi 2 İş Günü

Ürünün diğer resimleri

Bu kitabı e-kitap olarak okumak isterseniz, yayıncıya talebinizi iletebilmemiz için tıklayınız.

Felsefe Atlası: Düşünmenin Mekânları ve Yolları eşi benzeri olmayan bir eser: Dünyanın dört bir yanındaki felsefe akımlarını kapsayan, insanlığın fikir tarihini 41 ayrı haritayla görselleştiren ve felsefenin göz ardı edilen coğrafya boyutunun tarihine dair cevaplar sunan bir atlas.

Bu Atlas felsefenin soyut bir kavramdan fazlası olduğunu gösteriyor. Bunu olabilecek en görsel biçimde yapabilmek için çok sayıda harita ve diyagram yardımıyla “düşünmenin mekânlarını ve yollarını” gözler önüne seriyor ve başlangıcından günümüze, Afrika’dan “Orta Ülke” Zhongguo’ya dek insanlığın fikir tarihini nakış gibi işliyor.

Felsefe ve bunun temsilcilerinin kavranması, Elmar Holenstein’ın bu kitabı hazırlarken önem verdiği unsurlardan sadece biri. Yazar bunun ötesinde kültürler arası fikir alışverişine, dünyanın çeşitli köşelerini birbirine bağlayan ilişkiler ağına ağırlık vermiştir. Felsefe öğretileri, birbirinden yalıtılmış hâlde incelenemez, gelişir ve çevrelerine bağlı olarak değişirler. Nitekim “Avrupa Felsefesi” tabir edilen yönelim, sadece Hellas’tan çıkıp Roma üzerinden Paris, Oxford ya da Königsberg’e ulaşmamış, asıl önemli kazanımlarını Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika gibi “yan yollara” sapmasıyla edinmiştir.

Haritalar ve bunlara eşlik eden metinler, düşüncenin tarihini bir kez de farklı bir perspektiften değerlendirmeye davet ediyor. Dünyanın tüm kara parçalarının eşit bir bakış açısıyla değerlendirildiği bu kitapta, Avrupa merkezli adlardan vazgeçilmiş, yabancı adlar yerine özgün adlar tercih edilmiştir. Dolayısıyla, mesela Ön Asya, bu kitapta, Güneybatı Asya; Kore ise Han’guk olarak adlandırılmıştır.

“Düşünmenin mekânları ve yollarına” doğru çıkılan bu seyahatte biri kişileri, diğeriyse yerleri kapsayan iki geniş dizin eşlik ediyor. Felsefenin tüm mekânları ve büyük küçük tüm düşünürlerin ömürlerini geçirdiği yerlerin ayrıntılı biçimde yer aldığı bu dizinler, uzmanalar bir kaynak metin; felsefeyle yeni ilgilenenlereyse birer bilgi hazinesi sunuyor.

 

“Eğitimli bir aklı coğrafyadan daha iyi işleyen ve yetiştiren başka bir kavram yoktur”
-Immanuel Kant


            Hepimiz, coğrafya atlaslarına aşinayızdır. Coğrafya atlaslarını açar ve hangi ülke nerede, hangi kıta dünyanın neresinde, dağlar, ovalar, platolar ve daha nice coğrafyaları hep coğrafya atlaslarından öğreniriz. Coğrafyanın atlası olur da Felsefenin atlası olmaz mı? Eğer böyle bir şey olmasaydı bu yazıda yazılmazdı. Coğrafya atlası ile nasıl dünyayı tanıyorsak, Elmar Holenstein, Felsefe Atlası ile de öyle düşünmenin mekanlarını ve yollarını tanıyoruz. Bu eser, çok iyi bir ekip çalışmasının sonucu olup, detaylı içeriği ile okurlarının istifade edebileceği birçok faydalı bilgiyi içeriğinde barındırmaktadır. Okurlar, bu eseri okuduktan sonra felsefenin bölge bölge ortaya çıktığı yerleri, filozofların hangi bölgelerden çıktığını öğrenecekler.

            Elmar Holenstein, Felsefe Atlası eseri ile çoğu okur belki ilk defa karşılaşacak, ilk başta belki yadırgayacak ama sonra kesinlikle benimseyecektir. Bu eser, okurlara oldukça değişik ve ilginç gelecektir. Yazar, bu eserinde felsefeyi, tarihi ve coğrafyayı öyle bir birbirine bağlamış ki arada hiçbir kopukluk yoktur. Bu eser, edebiyat alanında eşine ve benzerine zor rastlanacak bir eserdir. Okurlar, bu eseri okuduktan sonra dünyada meydana gelen felsefe akımları hakkında fikir sahibi olacaklar. Eserin içeriğinde yer alan 41 ayrı harita ile insanlığın bugüne kadarki fikir tarihi hakkında görsel olarak bilgi edinme imkanını bulacaklar.

            Felsefenin, coğrafi boyutu vardır ve bu boyut maalesef günümüze kadar hep göz ardı edilmiştir. Elmar Holenstein, Felsefe Atlası eserinde felsefenin, coğrafya boyutuna da değinmiş ve felsefenin coğrafya boyutunun tarihi hakkında okurlarını bilgilendirmiştir. Felsefe, düşünce bilimi olduğu için bugüne kadar hep soyut olarak algılanmıştır. Bu eser ile felsefenin soyut bir kavramdan ötesi olduğu da bir bakıma ispatlanmış oluyor. Yazar, bu eseri ile düşünce tarihinin yollarını ve mekanlarını başlangıcından bugüne kadar okurlarının gözleri önüne seriyor. Düşüncenin atlasını, bir coğrafya atlası gibi zihinlerine nakşetmek isteyen insanlar, bu eserden mutlaka istifade etmelidir. 

            Elmar Holenstein, 1937 yılında İsviçre’de dünyaya gelmiştir. Filozof olan yazarın, Felsefi Psikoloji, Dilbilim ve Kültür Felsefesi alanlarında özel çalışmaları mevcuttur.  

Felsefenin Coğrafyası

Felsefenin asıl ilgi alanı kimin neyi, ne zaman ve nerede söylediği değildir. Önemli olan birilerinin, bir zamanlar, bir yerlerde ifade ettiğinin doğru mu yanlış mı, iyi mi kötü mü olduğu, bilgimizi teşvik eden ya da engelleyen bir şey olarak mı değerlendirileceğidir. Ancak bir ifadeyi değerlendirmeden önce onu anlamamız gerekir. Bu amaçla ifadenin kimin tarafından, ne zaman, nerede ve hangi bağlamda dile getirildiğini öğrenmemiz faydalı olacaktır. Tarihe paralel olarak felsefenin coğrafyasıyla ilgilenmemizin ilk ve hermeneutik sebebi budur. Anlam öğretisi olan hermeneutikin birincil ilkesi, bir metnin anlaşılması için bağlamının, dilsel olduğu kadar durumsal ilintilerinin de bilinmesinin belirleyici öneme sahip olmasıdır. Immanuel Kant, liman kenti Königsberg’de ve 18. yüzyılda yaşayan biri için tipik şekilde tam bir coğrafya tutkunuydu. Verdiği derslerin arasında coğrafya okumaları da yer alıyordu. Nitekim “Sağlıklı bir aklı, coğrafyadan daha fazla eğiten ve geliştiren başka bir şey yoktur” sözünün sahibiydi. Bunu ne amaçla söylemiş olursa olsun, coğrafya doğası gereği hermeneutik bir bilimdir, zira bağlantıları gözler önüne serer. Coğrafya, gösterdiklerini bir bağlam içerisinde sunar; “küresel” olarak ele alındığındaysa küresel bağlamda ifade edilir. Bir düşünürün menşei ve yaşam koşulları bilindiğinde, düşünce biçim ve içeriklerinin çerçevesi netleşir ve anlaşılması daha kolay olur. Nitekim Vico’nun Güney İtalya’daki Napoli’den, Montesquieu’nün Fransa’nın Akitanya bölgesinden, Rousseau’nun İsviçre’nin Fransız kısmındaki Cenevre’den ve Hume’un İskoçya’nın Edinburgh kentinden olduğunu bilmek, bu düşünürleri kavramak konusunda bir katkı sağlar. Kendi coğrafyamız dışında kalan düşünürlerde, altkıta düzeyinde etkileri olsa da ulusal tâbiyetleri kullanarak bir genellemeye gitme eğiliminde oluruz. Bu esnada dünyanın başka köşelerin­deki düşünürlerin menşeinin daha az önemli olduğu düşünülmemelidir. Yukarıda anılan 17. ve 18. yüzyılda yaşamış dört Avrupalının çağdaşlarından örnek verecek olursak, Molla Sadrâ için İran’daki Şiraz’ın, Hintli Gadadhara için Bengal’deki Navadvipa’nın, Çinli Huang Zongxi için Doğu Zhejiang’daki Yuyao’nun, Japon Ito Jinsai içinse başkent Kyoto’nun önemi gözden kaçırılmamalıdır. Bağlamını bildiren bir metni okumak suretiyle ulaştığımız bilgiyi anlamak, bu bağlamı bilmeden, salt sezgisel, yani tarihsel ve coğrafi sınırlarımızın oluşturduğu çerçevede yorumladığımız bilgiden daha zengin ve sağlıklıdır. Üstelik başkalarının, eski zamanlarda dünyanın başka bölgelerinde düşündüklerinin, kendi dönemimizde ve yakın çevremizde bize sunulanlardan daha özgün ve aydınlatıcı olması da nadir rastlanan bir durum değildir. Kısıtlı bir dönem ve bölge içerisinde yaşamış ilham verici düşünürlerin sayısı dardır. Nitekim her ikisi de yordamlamacı (heuristisch) olan bu sebepler, neden kendi bölgemiz ve dönemimiz dışında bilgi sahibi olmak gerektiğinin iyi birer göstergesidir. Yordamlama bize keşiften bilgiye ulaşmanın yolunu öğretir. Felsefenin asli görevi, çok sayıda yeni ya da yabancı bilgilerin toplanması değil, bilgilerin temin edilip değerlendirilmesi, daha geleneksel veya akılcı bir ifade kullanacak olursak temellendirilmesi ya da kanıtlanmasıdır. Bunun için öznelerarasılığın dışında kültürlerarasılığa da gereksinim vardır.

Bilimler nezdinde sadece bir öznede değil, ilgili yetkinliğe sahip olması koşuluyla başkalarında da onay bulan bilgi, kesin kabul edilir. İnsanın kendi öznel inanışlarını, öznelerarası düzlemde sorgulaması bu sebeple mantıklıdır. Bir inanışın kültürel olduğuna inanılıyorsa, müteakip adım olarak onu kültürlerarası bir denetime tâbi tutmak doğru olacaktır. Felsefenin coğrafyasıyla ilgilenmemizin dördüncü ve epistemolojik sebebi budur.

Gerek Christian Wolff (1726, Marburg an der Lahn) gerek Arthur Schopenhauer (1844, Frankfurt), kendi felsefelerini özerk, Avrupa’da tanıtmak için çabaladıkları Doğu ve Güney Asya (“Çin” ve “Hindistan”) felsefelerinden bağımsız biçimde geliştirdiklerinde ısrar etmişti. Ancak her iki düşünür de bu Avrupa dışı geleneklerden gördükleri onayla övünmekteydi. Katı bir akılcı kabul edilen Wolff, Rationem iuvat experientia (“Tecrübe aklı destekler”) demişti. Tanrıtanımaz ve tek tabanca Schopenhauer’in görüşü ise şöyleydi: “Öğretimin, dünya üzerinde çoğunluk meydana getiren bir din [Budizm] ile böylesine geniş bir mutabakat içinde olduğunu görmek beni sevindirmekte.”

1654’te Pierre de Fermat Toulouse’da, Blaise Pascal ise Paris’te eski bir olasılık kuramı problemini (le jeu des Pistolets [Rulet Oyunu]) eşzamanlı olarak çözdüklerinde genç Pascal, kendinden yaşça büyük çağdaşına şöyle yazdı: “Görüyorum ki, gerçeklik Toulouse ile Paris’te birbirinin aynı.” Üstelik iki matematikçinin aynı gerçeği bulmak için seçtikleri yöntem, birbirinden farklıydı. Felsefede, farklı coğrafyalarda farklı yöntemlerle aynı gerçeklere ulaşma ihtimali, matematikte olduğundan çok daha yüksek olmalı. Öte yandan “yüksek” matematikte günümüzde, felsefedeyse eskiden bu yana tanık olunduğu üzere, dünyanın farklı coğrafyalarında sadece hep aynı gerçekliklere değil, aynı zamanda (Realizm ve İdealizm, Özcülük ve Nihilizm gibi adlar altında) hep aynı birbirini dışlayan gerçeklik iddialarına da rastlanıyor.

İnsanın doğası gereği iyi ve ahlâklı olduğu görüşüne Zhongguo/Çin’de olduğu kadar Avrupa’da da sarsılmaz şekilde inanılırken, kimi zaman bunun aksi görüşe, hatta bazen aynı felsefe öğretisi içinde (Konfüçyüsçü Meng Zi ve Xun Zi örneğinde) rastlamak da mümkündür. Dünyanın çeşitli yörelerinde aynı temel değer yargılarının yanı sıra çözülemeyen değer çatışmalarının da aynılarına rastlarız. Böylesi çatışkı ve çatışmalar bağlamında temsil edilen görüşler her bir münferit vaka için farklılık gösterirken, bu farklılıklar sadece dünyanın farklı coğrafyalarıyla sınırlı değildir; aksine aynı coğrafyada farklı dönemlerde, hatta aynı şahsın hayatının farklı evrelerinde de görülebilir. Buradaki yegâne farklılıklar, ince ayrımlarla ve aynı ya da benzer düşüncelerin dünyanın farklı yerlerinde (çoğunlukla Avrupa’dan önce, bazı durumlardaysa sonra), başka itkilerle ortaya atılıp başka sonuçlar doğurmasıyla kısıtlıdır (→T 7).

Öte yandan dünyanın başka hiçbir yerinde rastlanılmayıp sadece Avrupa’da görülen yegâne geliş­me, bilimlerin Yeniçağ’da yaşadığı devrimlerdir. Ancak öncesinde Güney Asya’da matematik, Doğu Asya’daysa teknoloji alanındaki keşifler olmasa ve bunlar, Ortaçağ’da altın dönemini yaşayan Müs­lüman kültürler tarafından geliştirilip Avrupa’ya aktarılmasa, bu kazanımların gerçekleşemeyece­ğini de belirtmek gerekir. Dolayısıyla günümüzde yaşanmakta olan “Avrupa bilimlerinin” yayılması süreciyle, eski dönemlerde alınmış olguların bir kısmı, bu bölgelere geri dönmektedir.

Toplumların kendi tarihlerini bilmeleri daha mütevazı olmalarını, başka coğrafyaların tarihine aşina olmaları ise bunlara daha çok saygı gösterilmesini sağlayabilir. Büyük düşünürlerin büyük çoğunluğu yabancı kültürlerin felsefe geleneklerinden haberdar değildi. Felsefe alanında bugün dahi dünyanın başka yörelerini bilmeden büyük işler başarmak mümkün. Ne var ki günümüzde sahip olduğumuz iletişim imkânları nedeniyle dünyanın bir köşesinde ortaya çıkan bir olay, eskiden ancak komşu bölgelerde yaşananların yapacağı kadar hızlı bir etkiye sahiptir. Kader ortaklığıyla bağlı olduklarımızın düşündükleri ya da gelenekleri dâhilinde düşünme eğiliminde olduklarıyla ilgilenmemek ihmal olacak, üstüne üstlük bu tavır, başka kültürlerde yaşayan ve temas halinde olduğumuz bireyler tarafından saygısızlık olarak nitelendirilecektir. Felsefenin coğrafyasını göz ardı etmememiz gerektiğine işaret eden beşinci ve sosyopolitik sebep budur.

Kant’ın Königsberg dersleri bağlamında felsefenin ana sorularını –Neyi bilebiliriz? Ne yapmalıyız (ya da daha iyisi, Ne yapmayı istemeliyiz?) Neyi umut edebiliriz?– tek bir soru altında toplamak mümkün: İnsan nedir? Ancak doğamız gereği ne olduğumuzu bilmekle yetinmiyor, nereden geldiğimizi de merak ediyoruz. Bireysel menşeimiz ve kültürel geçmişimiz, ne olduğumuzu açıklamada son derece kısıtlı bir fayda sağlasa ve klasik felsefi bakış açısıyla akıldışı, en azından önemsiz görünse de bunları mutlaka öğrenmek isteriz. Bu merak, felsefenin coğrafyasının bizim için bunca-üstelik daha önce eşine rastlanmamış yoğunlukta- önemli olmasının altıncı ve antropolojik sebebidir.

İnsanlığın ortak bir menşee sahip olduğuna dair somut bilgilerin sayısı, daha önce hiç olmadığı kadar çok. İnsan evladının birliği binlerce yıl boyunca spekülatif, mitolojik ya da dinî bir fikir olarak kabul edilmişti. Günümüzdeyse katı ampirik bulgular ve kısa bir süredir de moleküler biyolojik veriler tarafından desteklenen bir hipotez konumunda. Arkeolog ve dilbilimcilerin 200 yıldır, genetikçilerinse kısa bir süredir günışığına çıkardıkları bilgiler sayesinde atalarımızın, koca kıtaları kapsayan ticari ilişkileri ve göç yolları hakkında sayısız somut bilgiye sahip olabildik. Hint-Avrupa dilleri arasındaki akrabalığın 18. yüzyılın sonlarına doğru kanıtlanması üzerine Max Müller (1883’te Oxford’da) şu ifadeyi kullandı: “Artık tahmin ettiğimiz şeyden farklı olduğumuzu anlamış bulunmaktayız.” Günümüzde duygulanım ve akıl yürütmemizin tarihsel gelişimi hakkında, disiplinlerarası eğitim almış Hindolog Müller’in bundan 130 yıl önce tahmin edeceğinden katbekat fazla bilgiye vakıfız.

Aydınlanmış bir zihin, hayvani, “barbar” ya da salt yabancı bir menşei ayıp saymaz. Bu durum onun için daha ziyade hayvani, “barbar” ya da yabancı akrabası hakkında önyargısız bilgi edinmek için bir itkidir ve bu salt Hristiyanlığa ya da Avrupa’ya özgü bir görüş de değildir. Çin Chan/Zen’inin 7. yüzyıldaki en yenilikçi temsilcilerinden olan genç Huineng, Hubei’de akan Huangmei Shan Irmağı kıyısındaki “Doğu Dağı Manastırı” Dongshan Si’de Kuzey Çin Patriyarkı Hongren’in şu sorusuyla karşılaşmış: “Eğer ki sen [Güney Çin’deki] Lingnan’dan geliyorsan, bir barbarsın demektir. Nasıl olur da Buddha [yani ‘Aydınlanmış’] olabilirsin?” Huineng’in yanıtı şöyleydi: “Benim barbar bedenimle seninki aynı değil elbette, ama Buddha-doğalarımız arasında nasıl bir fark var?”

Yorum Sayısı: 2

Elmar Holenstein, Felsefe Atlası eseri felsefe bilimi ile uzaktan ya da yakından ilgisi olan herkesin okuması gereken bir eserdir. Bu eseri elinize alınca çok tuhafınıza gidecektir ama her tuhaflığa kolay alıştığımız için bu esere de kolay alışacağız. En başta yazar, felsefenin, tarih ve coğrafya ile olan bağlantısını öyle bir kurmuş ki felsefe, tarih ve coğrafyanın aslında birbiriyle iç içe olan bilimler olduğunu idrak ediyorsunuz. Felsefe ile hiç ilginiz yok ama bir yerden başlamayı...devamını oku

E
Emre İşlek  -   02.07.2016

Felsefeyi çıktığı coğrafyadan ayrı tutmak mümkün değil.Açıkçası yıllardır böyle bir kitap bekliyordum.Yazar coğrafyayı katmasına rağmen sübjektif ve yanlı bir anlayış ortaya koymamış bu büyük bir artı.Kesinlikle tavsiye ederim.

E
Eyüp Berk Batuhan  -   10.03.2016