Edebiyatın merkezi İstanbul değil, dildir
Parla Nemutlu24.2.2015 - Salı

Edebiyatın Taşradan Manifestosu
Edebiyatın Taşradan Manifestosu
İletişim Yayınları
Türk Dil Kurumu’nu açtım, sözlüğe “taşra” yazdım ve karşıma çıkan tanım şu oldu: “Bir ülkenin başkenti veya en önemli şehirleri dışındaki yerlerin hepsi, dışarlık.” En genel anlamıyla, taşra bir mekândır. Ama bu sözcüğün çağrıştırdığı kavramlar da göz ardı edilemez. Taşra hem şehrin eksik samimiyetini hem de şehrin imkânlarından yoksunluğu belirtir. Coğrafi konumdan çok, bir ruhu temsil eder bu kelime. 

Taşra, edebiyatın konularından biri olmayı yüzyıllardır sürdürüyor. Özellikle Romantik dönem yazarları doğayı ve kasabayı bir kaçış yeri olarak tasvir etmişlerdi. Doğa her daim karakterleri kurtaran, şehrin kaotikliğinden uzaklaştıran ve sakinleştiren bir ortam olarak yansıtılmıştı. 21. yüzyılda ise taşranın çağrıştırdıklarına teknolojiden yoksunluk, şehrin imkânlarına uzaklık da eklendi. Birçok kitabın ve filmin konusu olmayı sürdüren taşra, “öteki” anlamını da sürdürmeye devam ediyor ne yazık ki. 

İstanbul ise taşranın zıt olanını temsil ediyor:  İmkânları, teknolojiyi, karmaşıklığı ve hızlı akan zamanı... Merkez-taşra ilişkisi zıtlıkların da temsiliyse eğer; şehir, kendi karşıtı olarak konumlandırılan köy/kasaba olmadan var olamaz. Zamanın hızlı aktığını farkına varmak için, önce zamanın yavaş aktığı yerde bulunmak; şehrin tatsız taraflarını görmek için, taşranın samimiyetini anlamak veya taşranın yoksunluğunu bilmek için orada bulunmuş olmak gerekmez mi? 

Günümüz teknolojisi sayesinde merkez-taşra ayrımı her ne kadar bulanıklaşmış olsa da, yayıncılık ve edebiyat dünyasında hâlâ bu ayrım sebebiyle sesini duyuramayan yazar, yazar adayları ve edebiyat meraklıları mevcut. 18-19 Mayıs 2013 tarihleri arasında düzenlenmiş olan ve amaçlarından biri de yayıncılığın merkezi İstanbul’un, taşrada edebi eserler üreten, üretmek isteyen ve edebiyatla ilgilenenlere dönüp bakması olan “Taşra ve Edebiyat Sempozyumu” sonunda, katılımcılar ve dinleyiciler bir manifesto oluşturdu. Her atölyeden çıkan cümlelerle bir araya getirilen manifestonun başındaki “Edebiyatın merkezi dildir. Esas olanın metin olduğuna ve yıllar boyunca gözden kaçırılsa da sağlam metnin yerini bulacağına dair en ufak bir şüphemiz yok. Çünkü edebiyat, genel yargının aksine, coğrafi anlamda bir merkez-taşra ayrımı kabul etmez, üzerinde tutmaz.” paragrafı, merkez-taşra ilişkisinin edebiyattaki anlamsızlığını vurguluyor. 

“Taşra ve Edebiyat Sempozyumu” sonucunda ortaya çıkan Edebiyatın Taşradan Manifestosu kitabı da bu sempozyumda sunulan bildirileri içeriyor. Kitabı derleyen ve aynı zamanda sempozyumun da ev sahibi Mesut Varlık önsözde “Yazarın nerede yaşadığı değil, yazı(sı)yla kurduğu ilişkidir belirleyici olan. Edebiyatın taşrasını, insanın taşrasından başka bir yerde aramamak gerekir.” diyor. Kitapta ayrıca, Anadolu’da yaşayan veya Anadolu hakkında yazan  Behçet Aysan, Kerem Işık, Abdullah Ataşçı, Asuman Susam ve Vedat Ozan, Derya Önder, Ömer Solak gibi isimler yer alıyor.

Yayıncılığın merkezi kabul edilen İstanbul dışında yaşayan yazarların eserleri, eskisine kıyasla daha göz önünde, belki ilginin arttığını bile söylemek mümkün. Bilhassa bu kitabın da çıktığı İletişim Yayınları’nda taşranın ruhunu anlatan Hasan Ali Toptaş, Ethem Baran gibi tanınmış isimlerin yanında; Mustafa Çiftci, Turgut Ulucan gibi yenilerini de görüyoruz. Taşra yalnız edebiyat alanında değil, sinemada da ilgi görüyor, mesela Anadolu’da geçen birçok film ödül kazanıyor. Bu gelişmeler olumlu olmakla birlikte, taşrada yaşayan eser sahiplerinin sıkıntıları bittiği anlamına gelmiyor. Sosyolojik anlamını yitirmekte olan merkez-taşra ayrımının, yayıncılık ve edebiyat dünyasında hâlâ sıkıntılara yol açması, yazarların satırlarında ifadesini buluyor, örneğin Behçet Aysan’ın yazısı “taşradan geliyorum, taşradan…”  dizelerini taşıyor. Nitekim manifestonun son cümleleri de şöyle: “Edebiyatın merkezi, taşrası yoktur. Olsa olsa tüm varlığıyla kâğıdın yüzeyidir; kalemin kâğıda değdiği yerdir edebiyatın merkezi. Çünkü masasının başında, kelimelerin arasında yaşar durur yazar.” 

Gerçekten de böyle değil midir edebiyat? Bir edebi eserin yazıldığı yer, onun değerini etkiler mi? Taşra ya da değil; edebiyat içine doğduğu coğrafyadan etkilenir, ama asla o coğrafyayla sınırlı değildir. Yazarların da altına imzasını attığı şu dileği paylaşıyoruz: “Taşra’nın ötekileştirilemeyeceği bir dünyanın ümidini taşıyoruz.”