Şeyler'in acıklı hikâyesi
Hüseyin Sefa Ak23.2.2015 - Pazartesi

Şeyler
Şeyler
Metis Yayıncılık
Georges Perec’in Şeyler romanını okurken aklıma İsmet Özel’in, Yahya Kemal’in “insan hayal ettiği müddetçe yaşar” vecizesine karşılık olarak söylediği “hayal ipleri elden kaçırmaktır. Oysa öyle bir dünya da yaşıyoruz ki o ipin ucu sizin elinizden bir kaçtı mı, hemen bir başkasının eline geçiyor. Ondan sonra siz hayal ediyorsunuz, ama bir başkası yaşıyor” sözü aklıma geldi. Gerçekten de Şeyler’in karakterleri, Jérôme ile Sylvie, hayal ederek ipleri elden kaçıran ve bu yüzden oradan oraya savrulan karakterlerdir.

Şeyler’e geçemeden önce Georges Perec’i biraz tanıyalım. Yazar 1936 ‘da Paris’te Polonya Yahudisi bir ailenin oğlu olarak doğar. Henüz üç yaşındayken babasını kaybeder. Annesi 1942’de ortadan kaybolur ve onun daha sonra bir Nazi kampından öldüğünü öğrenir. 1954’te başladığı tarih öğrenimini kısa sürede bırakır. 1965’te ‘’Şeyler’’ adlı kitabıyla Renaudot ödülü alır. 1960 yılında Raymond Quenno ve François Le Lionnais tarafından kurulan “yazarların nasıl isterse öyle kullanabilecekleri yeni biçimler, yeni yapılar arayışı”nı kendine amaç edinen OULIPO’ya katılır. Oulipo’dan kısaca bahsedecek olursak, yazarların kendilerine bazı sınırlar koyup bu sınırları geçmeye çalıştıkları edebi akımdır ya da Raymond Quenno’nun deyişi ile “firar etmeyi tasarladıkları labirenti inşa eden sıçanlar”dır.

Perec, eserlerinin hepsinin belirli bir otobiyografik çalışma olduğunu söyler. Onun eserlerindeki bu yön çok mühimdir çünkü, Jung “hiçbir özgün kuram ötekinden çıkmaz” der. Onun da yazdıkları da Jung gibi “içsel bir zorlamanın sonucundur”, özgünlüğü ve sahiciliği de bu eserlerinin otobiyografik olmasından gelir.

Bunun yanında Perec’in yapıtlarını belirleyen dört unsur vardır; kendisini çevreleyen dünya, kendi tarihi, dil ve kurgu, fakat yazar için bunlar araçtır. Onun amacı bu vasıta ile çağının tüm edebiyatını kat etmektir, ve kendisini tekrar etmemek için sürekli olarak hareket halinde, yeni biçimler, yeni üsluplar dener, yazının sınırlarını zorlar.

Roman özgürlüğüne düşkün, aradıkları mutluluğa kavuşmak için durmadan statü ve zenginlik hayalleri kuran ve bu kurdukları hayalleri de sürekli olarak nesnelerle süsleyen mutlu olma amacında ki iki genç Jérôme ile Sylvie’nin hayatlarını anlatıyor. Şeyler’de şeylerin hiç biri yoktur, yalnız hayalleri vardır. Mutsuz olmalarındaki sebep, “olan” şeyler değil, olmayan şeylerdir.

Romanın geneli iki karakterin, Jérôme ile Sylvie’nin, mutlu olma aracı olarak gördükleri eşyaların tasvirleri üzerine kuruludur. Hatta romanın ilk beş sayfası uzun uzadıya en ince ayrıntısına kadar eşya tasviri ile doludur. Roman boyunca nesneler ve ayrıntılar arasına sıkışmış insanın hareketsizliği ve bu hareketsizliğin getirdiği çaresizce hayal kurmaya mahkum olma durumları anlatılır.

“Ama kendileri garip bir gevşeklikle bıraktıkları bu aşırı büyük düşlere gerçek eylemlerinin boşluğu arasında, somut gereksinimlere parasal olanaklarını bağdaştıracak hiçbir akılcı tasarı yer almıyordu. İsteklerinin enginliği onları felce uğratıyordu.” (S. 21)

Bu hayaller, karakterlerin hayatları ile ilgili gerekli atılımı yapmasına sürekli bir engel olarak durur. Onlar kendi zihinlerinde kurdukları bu dünya yüzünden hayatın kendine yüklediklerinden ve getirdiklerinde de bir türlü razı olamazlar. Karakterler kafalarının içinde yaşattıkları bu nesneler yüzünden hiçbir şekilde ânı yaşayamaz “ân”a hakim olamazlar. Bu statü ve zenginlik hayalleri onların şimdiyi yaşamalarına, var olanla mutlu olmalarına müsaade etmez, şimdiyi yaşayamayan karakterler ânı yaşamadıkları için yücelttikleri eşyaya anlam ve mana veren cevheri bulamazlar. Çünkü görünür olan yani zahirle bir teması kalmamıştır, eşya tabiatından kopartılmış ve imgeye dönüştürülmüştür. Romanda eşyaların bu kadar yoğun ve detaylı betimlenmesi, bunun yanında karakterlerin ise bu kadar sönük ve silik sunulması bu bana göre romanın ironisidir.

Perec, klasik roman anlatısının dışına çıkarak, karakterlerin mutlu olmama nedenini derin süslü laflarla, edebi ve şairane bir biçimde psikolojik çözümlemeler yaparak anlatmak yerine, karakterin zihnindeki ve yaşamlarındaki eşyaları düz bir biçimde anlatmayı tercih etmiştir. Zaten romanı da ilginç kılan içeriğini bu kadar güçlü yapan bu biçimde anlatılmasıdır. Bu durumun bir benzeri Georges Perec’in deneysel “Bir Paris Semtinin Tüketilme Denemesi”nde de mevcuttur. Eserin bu biçimde anlatılması bize çok farklı alışılmışın dışında bir okuma yapma olanağı sağlar.

Antika eşyaların, plakların ya da kuşkirazı ağacından yapılan kitaplıkların en ince ayrıntısına kadar tarifi aslında somut eşyaların ya da bir mekanın tarifi değil karakterlerinin zihnindeki imgelerin betimlenmesidir. İmgeleri ve sözdizimindeki anlamı gerçekliğin ötesine taşınması olarak düşünürsek, Perec’in eşyaları imgeye dönüştürüp bir arada yoğun bir biçimde sıralaması karakterlerin gerçeklik dışına çıkıp kendi yaşadıkları hayata bir türlü tutunamamasını anlatır. Bunu da alışılmışın dışına çıkarak yapar, karakterlerin diledikleri yaşama ulaşamama sebeplerini hep bu somut olanı, gerçeklik dışına taşımalarının bir sonucudur.