• Puslu Kıtalar Atlası% 25indirim
    Puslu Kıtalar Atlası
    Puslu Kıtalar Atlası

Puslu Kıtalar Atlası

  • 35,00 TL26,25 TL

    hopi kampanyası
    1,31 Paracık
  • Stoktan Hemen Teslim!Sadece 1 Adet Kaldı

Ürünün diğer resimleri

Bu kitabı e-kitap olarak okumak isterseniz, yayıncıya talebinizi iletebilmemiz için tıklayınız.

Karanlığın, yılankavi sokakların, demkeşlerin, paranın hüküm sürdüğü Galata’nın, karın deşip boğaz kesen, husye burup göz çıkartan hikâyelerin, zagon üzerine öttürenlerin, bahtsızların, yolcuların, rüya görenlerin, maceracıların şehrindeyiz. Uzun İhsan Efendi’nin yedi iklimde, dört bucakta, yeraltında ve yerüstünde gezinen dünya atlasında...

İhsan Oktay Anar’ın unutulmayan ilk romanı Puslu Kıtalar Atlası, bu defa İlban Ertem’in masalsı çizgileriyle çizgi roman olarak karşımızda. Beş yıl süren, kolay anlatılamayacak bir emek, tutkuyla dolu bir sadakat, civa gibi bir sayfadan diğerine akıp giden ustalık... İlban Ertem, Türkçe edebiyatta eşi benzeri olmayan bir uyarlamayla magnum opus’unu gün yüzüne çıkarıyor.

Oyunbaz ve zifiri... Büyük bir “resimli roman”.


SÖYLEŞİ

Annem de babam da muhasebeciydiler ve “her ne olursan ol sakın muhasebeci olma” demişlerdi bana. Babam resim sanatını severdi ama öyle adam akıllı uğraşamayacağına baştan inanmıştı. Büyürken bana ne destek oldular ne de köstek. Asıl dertleri liseyi bitirmemdi. Yoksa benden düşündükleri gibi bir şey çıkmayacağının farkındalardı. Nedense babam o zamanın deyimiyle hariciyeci olmamı istiyordu, yıllar sonra beraber çok gülmüştük bu arzusuna. 18 yaşında evdeki zorunlu hizmetim bitti, ben de sırt çantamı aldığım gibi genellikle otostop, nadiren tren kullanarak yurt dışına gittim. Üç sene sonra Türkiye’ye döndüğümde tek başına yaşamak ve resim yaparak geçinebilmek çok zordu.

Gazete ilanıyla çocuklar için resimli roman üreten ajansta bir iş buldum, doğrusu ne yapılan işlere ne de kendi yaptıklarıma pek anlam veremiyordum. (…) Buz gibi soğuk bir erken kış akşamında sokak lambalarının yeşil etkili morg ışığı altında, dergiye, basılan ilk çizgilerime bakarken çizdiklerimin karşılığı cebimdeydi. Çizerek de yaşanabileceğinin canlı kanıtı olarak görüyordum kendimi. Kazandığım telifle yaptığım ilk harcamam da Kadıköy vapur jetonuydu. Mutluydum. Yetmişli yılların başlarında çizerlik bir meslek olarak görülmüyordu, hatta hiç görülmüyordu. Geçinmek için ne iş yaptığımı en az iki kere sorarlardı. “Tamam, anladık orada burada çiziyorsun ama asıl işin ne?” Ekseriyetle hepimiz, meslekten arkadaşlar, “sen ne cevap veriyorsun?” diye birbirimize sorardık. “Gazetede çalışıyorum” cevabı kabul görüyordu, makbuldü. Gazeteciydik işte. Bugün dahi resimli roman çizeri olduğum pek kabul görmüş değildir, anlaşılmaz. Gözler kısılır ve “haaa karikatür yani” denir hâlâ… Eh bu da bir şey. Hiç değilse karikatür meslek olarak kabul görmüş, bunca yılın sonunda.

Yetmişli yılların başlarına kadar sadece resimle yatıp resimle kalkan biriydim ama böyle bir iş yapacağım hiç aklımdan geçmemişti. Herkes kadar çizgi roman okumuştum ama sadece o kadar, fazlası değil. Resim yapmak beni daha derinden etkilemişti. Varsa yoksa resim. Mangal kömürüyle duvarlara resim yapmaya başladığımda kararımı çoktan vermiştim. Ressam olacaktım. Bu kararımdan da hiç sapmadım. O zamanlar ''çizerek bir şeyler anlatmayı''  resimden ayrı ve bambaşka bir şey sanıyordum.

Sanırım bir iki sene sonra, ince uzun boylu, pala bıyıklı biri belirdi karşımda, “bunları sen mi çiziyorsun?” dedi ve cevabımı beklemeden “bunlarla vaktini harcama işin biter bitmez yan binaya odama gel” diyerek uzaklaştı: “Oğuz Aral’ın odasını sor”. Gırgır ilave olmaktan çıkmış dergi haline gelmişti o günlerde, neredeyse tüm dergiyi Oğuz Aral çiziyordu, Mim Uykusuz, bir de Mehmet Polat vardı içeride karikatür çizen. Acil olarak çizere ihtiyaçları vardı. Oğuz kendi kuşağındakilere de imkân tanıyordu ama kafasındaki asıl ekip gençlerden oluşuyordu. Kimden ne performans alacağını çok iyi bilir, herkesi limitlerinin sonuna kadar zorlardı. Kendisiyse limit ötesi bir insandı, neredeyse hiç uyumaz sadece dergiyi yaşardı.

Gırgır’ın kapısından adımımı attığımda bana sonsuzluğa gidiyormuşum hissi veren labirent koridorlar vardı, Munch'un çığlık tablosunun içindeymişim gibi gelirdi. Derginin basıldığı web ofset, Alayköşkü yokuşuna tünemiş eski otelden bozma binaydı, amip gibi kendi kendine üreyerek çoğalan, ha bire yeni koridorlarla yeni bölümlere ayrılan bilmeyen birinin dolanıp durduğu, kaybolduğu tuhaf bir organizmaydı. (…) Kadromuz gün be gün çoğaldı. (…) Hiç birimizin dergicilikle, daha doğrusu düzenli disiplinli bir çalışmayla ilgili bir fikri yoktu, hep beraber öğrendik, tecrübelerimizi paylaştık, bağrışır çağrışırdık ama o zamanlar aramızda bilinen anlamda bir rekabet yoktu. Herkesin daha iyi olduğu alanlar vardı, işleri de ona göre düzenlerdik.  Aramızdaki enerji, elle tutulur kıvamdaydı, öyle kulak memesi kıvamı değil; basbayağı iki yüz yirmi volt ac kıvamı. Belki de bizi motive eden hızla ilerlememizi sağlayan en önemli etken buydu. Yıllar sonra atölyemde yalnız çalışmaya başladığımda en çok eksikliğini hissettiğim şey bu oldu.

Hiç özel hayatımız falan olamıyordu, haftanın en az dört günü bir dergide sabahlayan, zamanını sürekli çizerek geçiren, stresle çalışan, gözaltları morlaşmış, zombi bakışlı delikanlılarla kim birlikte olmak isterdi ki? Yanılıp da istese bile ilişkiler fazla uzun sürmüyordu. Ara ara evlenip boşanıyorduk, dergide eğleniyorduk işte, dışarısı diye bir hayatımız kalmamıştı ama hepimiz az ya da çok tanınan çizerler olmaya başlamıştık. Taklit ediliyor, beğeniliyorduk. Bir takım olmuştuk, iyi para kazanıyorduk, arada homurdanıyorduk ama işimizi seviyorduk. Eh her şeyin bir bedeli vardı. Dergide hiyerarşi yoktu, Oğuz Aral vardı, tüm hiyerarşi bu kadardı. Onun dışında patron Simavi de dâhil hiç kimse bize karışmazdı, karışamazdı. Karışmaları da zordu çabuk tepki veren bir kuşaktık tepki vermeyi de severdik. Daha sonra Oğuz’a da tepki verdik sırayla...

Duyarlı, her şeyi sorgulayan, bağımsızlığına fazlasıyla düşkün adamları bir mekâna tıkıyor, kronometreye basıyorsun ve hadi üretin diyorsun. Haftanın neredeyse altı günü... Hepsi de yirmili yaşlardalar. Zor idare edilebilen insanlar üstelik. Hatta bazen idare edilemeyen, otoriteden hazzetmeyen genç insanlar. Tutamazsın onları, ister istemez arayışa girerler. Bir grup olurlar, başlarına birisi geçer, günün doğruları, onun doğruları olur ve giderler, tek tek de giderler. Vazgeçerler, dönerler, dönemeyebilirler. Hepimiz çok gençtik aranıp duruyorduk. Üstelik bu gençler Oğuz Aral gibi güçlü bir egosu olan, katı disiplinli bir karizmanın mutlak hâkimiyetinde çalışıyorlarsa işin rengi daha da değişiyordu. Dergi Oğuz’un tasarımıydı, onu değiştirmek, orasını burasını çekiştirmek söz konusu değildi, telifin sahibi o. Gerçekten de o. Tabii bunlar şimdiki yorumlarım, yolun sonlarına doğru ve kuş bakışı. O zamanlarsa en çok baskı hissedenlerden biri olarak daha farklı hissediyordum... Çizersin, çinilemeden önce gider gösterirsin, mır mır beğenmez bir daha bir daha çizersin… Mıh der çinilersin bir daha gösterirsin, kim bilir neden, yine beğenmez. Yeniden çizersin ve yine gösterirsin, yine mır mır yine çini yine gösterirsin... Bir gecede birkaç çöp sepeti espri karikatür taslağı muhtelif nedenlerden çöpe giderdi. Yalnız hakkaniyetli olmak lazım, o sürecin öğretici bir yanı da vardı. Yetmişli yıllarda hepimiz yolun başındaydık… Hadi ben kendi adıma konuşayım, öğreneceğim çok şey vardı. Sonraları bu durum, biz geliştikçe kabak tadı vermeye başladı ve derginin önünü tıkayan en önemli sorun oldu. Sabaha karşı yaşananlar, daha delirtici olurdu. Ha ne var, istemiyorsan çekip gidebilirdin...

O yıllarda çizgisi farklı olan hiç kimse yoktu aslında. Ancak süsleme farkları olabilirdi. Esas alınan temel, Oğuz Aral tarafından böyle biçimlendiriliyordu. Bize bildiğini aktarırken ister istemez bildiği yollardan anlatıyordu. Bir ustanın yanında işe başlamanın doğal sonucu budur… Hepsinde vardır. Ekolleşmenin doğasında olan bir şey. Oğuz kendi anlayışını anlatıyor, dikte ediyor, zamanına göre yepyeni bir anlatım biçimi sunarken ötesini de kabul etmiyor... Kafasındaki dergiyi oluşturuyor, e oluşturduğu şey de çığ gibi büyüyor, her hafta okuru neredeyse katlanarak artıyor. Gerisini pek dert ettiğini sanmıyorum. Dert eden bizlerdik, illa böyle mi çizeceğiz diye. Yeni bir şeyler bulmaya başladığımda henüz erken diye kestiriyor ama takip de ediyordu. Sadece beni değil herkesi takip ediyor, işleri ona göre dağıtıyordu. Oluşan farklı anlayışların farkındaydı. Bir tarafıyla son derece babacandı. Ama gereğinden fazla katı, hatta acımasız da olabiliyordu.

Bu temponun bir yerlerinde, otuz yaşına geldiğimde kuruduğumu hissettim. Haftada iki gün hiç uyumuyor, her gün çiziyor ve her gün bir şey yetiştiriyordum. Bir sabah uyandım ve neye mal olursa olsun bırakmam gerektiğine karar verdim. Her şeyi birdenbire bıraktım, pazartesi günleri olan rutin toplantımıza gitmedim. Eğer o tempoda devam edersem en fazla iki sene sonra sıradan, basmakalıp çizen bir çizer olacaktım, benden geriye hiçbir şey kalmayacaktı. Ertesi günü dergiye gidip hissettiklerimi sakin sakin anlattım, zaten aramız oldukça gergindi, baskısından da sıkılmıştım, her şeyden sıkılmıştım. Kıyamet koptu. Kıyamet koparmakta ben de hiç fena değilimdir ama Oğuz abi beterdi. Yola beraber başlamış, elimden tutmuş, mizah çizerliğini ve dergiciliği öğretmişti, gerçekten çok emeği geçmişti bana. Senelerce abi kardeş gibi idare etmiştik, kendi açısından haklıydı da ben de haklıydım, kararım kesindi, öyle iki hafta izin falan tekliflerini dinlemedim yürüdüm gittim. Hiç unutmam önce berbere gittim, yıllardır sakallıydım, bir güzel tıraş oldum. Zamansızlıktan okuyamadığım ne kadar kitap varsa onları toparladım. Göztepe’deki evimin bahçesinde çapa yapmaya başladım. 1986’da benzeri bir ani kararla Bodrum’a gittim, bu sefer de mandalina ağaçlarının dibini çapalamaya başladım.

Daha hayata dair, içinden gelen hikâyeler yapmak istiyordum. Kurgu kokan hikâyeler ilgimi çekmiyordu. Benim malzemem sokaklarda dolaşan, her gün karşılaştığımız insanlar olmalıydı, onların yaşadıkları sokaklar, mekânlar, ilişkilerdi. Asıl hikâyelerin ayrıntılarda olduğunu fark ettim. Güzel çizmek, kuş kondurmak falan hiç önemli değildi. Taramalar diğer süslemeler anlatıma bir şeyler katıyorsa kullanılır yoksa karalamadan öteye gitmez, enikonu makyaj kalır, böyle düşünüyordum. Elbette bunlar benim yargılarım, başkalarını bağlamaz. Her gitarist kendini çalar derler, her çizer de kendi dünyasını çizer. Önemli olan “kendine ait dünyası olmasıdır”. Tek doğru bu belki de. Her hikâye kendi çizgisini getirir. Oluşmuş bir çizgin vardır ama o hikâyedeki çizginin rolünü belirleyen hikâyedir. Evet, iyi hikâye kötü çizilse bile okutabilir ama baktıramaz, tersi de var, çizgi iyi ama hikâye kötü… Baktırır sadece…

İnsanlar ve maalesef bir sürü çizer, çizmeyi marifet göstermek sanıyorlar. Çizebiliyorsan zaten bir becerin var ne debeleniyorsun… Resimli romanda çizgi amaca hizmet eder. Şöyle söyleyeyim eğer bir insanı çiziyorsan şunları sorarsın: Kimdir? Nasıl bir psikolojik yapısı vardır? Derdi nedir? Aç mıdır tok mudur? Çizgi bunları anlatmak için vardır. Çöp tenekesi de çizsen yaklaşımın bu olmalıdır. Resimli romanda hikâyeyi giydiren çizgidir.

Bence yeteneği neyin yönlendirdiği, yeteneğin azlığından çokluğundan daha önemli. Yetenek, daha hızlı düşünmek demek, göz hafızasıyla o hafızayı yorumlayabilmenin bir karışımı. Başka deyişle, parmaklarla beyin arasındaki kaliteli aktarım hızı ya da neresinden durup bakacağını bilmek, baktığın yerden iyi algılamak, algıladığını iyi yansıtmak. Çok yetenekli pek çok insan işin ciddiyetini kavrayamadıkları için tutunamadılar. Çizgi işi, maraton koşmak gibidir. Yüz metreci mantığı bu işe uygun değildir. Hele çizgi roman tamamen maraton gibidir, iyi bir başlangıç yapmak, pek bir şey ifade etmez, sonuna kadar her şeyin iyi gitmesi gerekir. Bitiş çizgisine gelince bayılmayı kabul etmez okuyanlar. Haklıdırlar da ''buyrun yaptık okuyun'' diyen bizleriz.

Hikâye, omurga olarak karakterle, onların var oluş biçimleriyle, aralarındaki ilişkilere göre eğilip bükülebilmeli, kımıldamalı, onlarla birlikte gelişip ilerleyen bir yapıya sahip olmalı. Resimli romanı, sinema gibi düşünüyorum. Seksenlerde resimli romana sil baştan yeniden giriştiğimde anlatım tekniği olarak kafamda yenilik yapma fikri vardı. Işığı, kamera açılarını, dekoru, kostümü kısaca sinematografiyi istiflemek istiyordum.

Önce hikâyeyi yazarım, bir sürü not alırım, bu aşamada gerekiyorsa araştırma yaparım. Karakter, mekân eskizleri karalarım, sonra storyboard ve diyaloglar sonra orijinal çizime girişirim. Hikâyeye hâkim olabilmek için bence bu sıralama olmazsa olmazdır. Tek püf noktası ise “bunu yazdım, şöyle planladım illa öyle olacak” demeyeceksin. Esnek olmak gerekiyor, hikâyenin kendi akışını takip edebilmek çok önemli… Çizerken en önem verdiğim şey çizdiğim şeylerin nefes alıp verebilmesidir, duruşuyla bile bir şeyler aktarabilmesidir. Saksı da olsa fark etmez. Karedeki noktanın hesabını sorarım kendime. Serbest el severim, desen akıp gidebilmelidir, kalıplaşmamalıdır, sürüklenmemelidir, gereksiz yere süslememelidir. Çizer, çizgi akımlarına, modalara falan boş verip kendi dünyasını aramalıdır. Yaşadığı coğrafyadan beslenebilmelidir. Kalem, kâğıt ve silgi, her şey elinizde. Siz ne çizerseniz o olacaksınız. İyi çizgi, çizenine kafa tutabilendir. Gençlere nasihat vermeyi sevmem, ama yardımcı olmak için şunu diyebilirim. “Neden yazdığınızı çizdiğinizi, bunu niye yaptığınızı” sormadan çizmeye başlarsanız çok zaman kaybedebilirsiniz.

[2013, Levent Cantek’le yapılan söyleşiden derlenmiştir]

 

 

MUTFAKTAN

Puslu Kıtalar Atlası’nı ilk çıktığında okumuş ve çok sevmiştim, on iki sene sonra kitabı tekrar elime aldığımda ilk defa okuyormuşum gibi kaptırıp bir kez daha bitirdim. Büyüsü hâlâ aynı büyüydü... Görsel yanı çok kuvvetliydi, mizah dozu tam yerindeydi. Ne yaptığımın farkına varmadan (ne yapmağa kalkıştığımın farkına varsam yapar mıydım bilemiyorum...) öylesine bir kaç eskiz çizdim, kitap kımıldamaya başladı, daha da hoşuma gitti.

Romandan planlar çizmeye başladıkça kendimi kitabın içinde dolanır buldum. Okuduğumda aklıma düşen görüntüler kağıda yansımaya başladıkça işler ciddileşmeye başladı. Resimli romanı on iki yıl önce, yirmi yıl aralıksız çizmenin getirdiği bir usanmayla bırakmıştım... (Gırgır, Fırt, Hıbır, Joker, Resimli Roman...) Artık resim, illüstrasyon, küçük heykeller yapıyordum rahatım iyiydi ama bir baktım ki yatıyorum, kalkıyorum kafamda kitaptan kokular, sahneler, fısıltılar var...

Baktım olmayacak; kitabın üzerinde ufak ufak çalışmaya başladım... Gidip İhsan Oktay Anar’la tanıştım ne yapmak istediğimi anlattım desturunu aldım... Eve döndüğümde masamın üzerinde çizilmeyi bekleyen okyanus büyüklüğünde bir roman vardı. Dehşet verici ama bir o kadar da keyifliydi...

Romanı bire bir uyarladım, ne kısaltmaya ne de tekrardan yazmaya içim elverdi. Ben onu okuduğum haliyle çok beğenmiştim aynen o şekilde de uyguladım. Üstelik İhsan Oktay da romanının değişmesini istemiyordu benim de öyle bir niyetim yoktu.

Yaklaşık üç yüz sayfa, iki bin kadar tek resim demekti ve renkli olacaktı... O zamanki hesabımla dört sene diye düşünmüştüm beşi biraz geçti. (araya iki göz ameliyatı girdi...) Çizerken çok eğlendim... Bitti diye içim burkuldu doğrusu...

Önce hikâyeyi yazarım, bir sürü not alırım, bu aşamada gerekiyorsa araştırma yaparım. Karakter, mekân eskizleri karalarım, sonra storyboard ve diyaloglar ardından orijinal çizime başlarım. Hikâyeye hâkim olabilmek için bence bu sıralama olmazsa olmazdır. Tek püf noktası bunu yazdım, şöyle planladım illa öyle olacak dememek. Esnek olmak gerekiyor, hikâyenin kendi akışını takip edebilmek çok önemli. Planlanandan farklı da gelişebilir kimi zaman... Çizerken en önem verdiğim şey çizdiğim her şeyin nefes alıp verebilmesidir, duruşuyla bile bir şeyler aktarabilmesidir. Bu bir saksı da olsa fark etmez.

Bence resimli roman da çizgi anlatımın hizmetindedir.

Seksenli yıllarda resimli romana sil baştan ederek yeniden giriştiğimde aklımda şu vardı: ışığını, kamera açılarını, dekorunu, kostümünü, hikâye anlayışını, benim hayata neresinden durup baktığımı, her şeyi yeniden ele almalıydım. Sinematografisini, dramaturjisini ince ince işlemek istiyordum resimli romanın... Var olan şekli beni tatmin etmiyordu...

Kısacası resimli romanı sinema gibi düşünmeye başladım. Aralarındaki fark; birinde yüzlerce kişi çalışıyor diğerini tek başına (ya da yazarı çizeri ayrı en fazla iki kişi) çizerek anlatıyorsun. Bence öncelikleri ve sistematiği hemen hemen aynı, en önemli fark tabii zaman. Sinemanın zamanıyla, resimli romanın zaman anlayışı farklı... Hayatımda ilk defa bir romanı çizgi romana uyarladım. Roman, çizgi romana dönüşürken kaç sayfa olacak bilmiyordum ama eş gittiler... Sinema yapsaydık herhalde üç saatten aşağı kurtarmazdı, gerçi çizgisi de üç yüz sayfa tuttu o ayrı...

Romanın geçtiği zamana ait yazılı malzeme bol olmasa bile vardı, esas dert görsel malzemeydi... Gravürlere güvenmiştim. İnceledikçe yarısından çoğunun uydurma olduğunu fark ettim. Çoğu çizdiği yeri ya hiç görmemiş ya da oraya gidip gelenin tarifine göre yapmıştı. Artık tarifi yapan ne kadar anlatabildiyse... Minyatürler ise, saraya yakın bir hayatı anlatıyorlardı... Ahali yoktu diyebilirim... Minyatürün dışında ressam yok, resim yok. Zaman o zaman...

Hazreti internet derdimi çözdü... Olmasa ne yapardım bilmiyorum... Bizim günlük hayatımızla ilgili gerçek görsel malzeme asıl oradan çıktı... Usturlaptan tutun da kıyafetlere kadar... Tabi yabancı sitelerde... Bizde aradığımızda; hele kıyafet ararken en çok sünnet çocuklarına padişah kıyafetleri çıkıyordu karşıma...

...Babadan kalma kurşun kalem, tükenmez (vazgeçilmezim) ve keçe uçlu kalem, romanın siyah beyaz orjinallerinin malzemeleriydi... Renklendirmeyi, çizim tableti ve bilgisayarla iki ayrı resim programını kullanarak yaptım... İlk aklıma gelen malzeme suluboya idi (bu sayfalarda kullandığım eskizlerin çoğu öyle)... Ama suluboyanın geri dönüşü yoktur adamın ceketinin rengi yanlış olduysa çaresiz çöpe gider... Bilgisayarda bu dert yok seçip değiştiriveriyorsun. Hatta istersen tüm renkleri değiştirebiliyorsun (Bunun kıymetini anlayabilmek için benim yaşımda bir çizer olmak lazım... Bir hata mı oldu; kırt kırt kazı, kes, biç yeniden çiz aah ah ne günlerdi...)...

Çok rahat ettim... Aslında illüstrasyonlarda on, on iki senedir denediğim bir şeydi; bilgisayarda suluboyayı, yağlı pasteli, yağlı boyayı karışık kullanıyordum, nimetlerinin farkındaydım... Bu romanda ise vazgeçilmezim oldu...

Eh işte benden bu kadar... Her ne kadar sürç-ü çizgi ettikse affola.

 

(puslukitalaratlasi.com’dan)

Yorum Sayısı: 1

Puslu Kıtalar Atlası'nın ilk baskısı '95 de imiş, Anar'ın tarih içindeki kelimerle dansı, büyülü, görkemli. Acaba hayal eder miydi 20 sene sonra resmedilecek diye ? Velhasıl, İlban Ertem'in ne iyi etmiş aklına düşmüş ve bizi aslına sadık, eşsiz çizgilerle Puslu Kıtalar Atlası'nın resimli romanına kavuşturmuş. Çok kişiye hediye ettim, önce romanı okuduklarını bildiklerime:-)

C
Cemile Elçin Üner  -   16.02.2016