• Saray Adabı% 15indirim
    Saray Adabı
    Saray Adabı

Saray Adabı

Kitâbü’t-Tâc fî Ahlâki’l-Mülûk
  • 14,00 TL11,90 TL

    hopi kampanyası
    0,60 Paracık
  • Tedarik Süresi 2 İş Günü
Bu kitabı e-kitap olarak okumak isterseniz, yayıncıya talebinizi iletebilmemiz için tıklayınız.

Arap edebiyatçılarının ve Mu‘tezilî din bilginlerinin önde gelen simâsı olan Câhız’a ait Saray Âdâbı başlıklı eser devlet başkanlarının yaşamları söz konusu olduğunda “mahrem” olarak nitelenmesi mümkün olan ve hakkında geniş bilgiler elde etmenin pek de imkân dâhilinde olmadığı bir kesite odaklanmaktadır.

Eserde halife/hükümdarların gündelik yaşamları ve özellikle eğlence hayatlarına yer verilmekte; yöneticilerin huzuruna çıkma yetkisi bulunanlara bu çerçevede bir davranış rehberi sunulmaktadır. Dört halife sonrası değişen devlet yapısı içerisinde Arapların kısmen yabancı olduğu bu unsurlar için gösterilen adres umumiyetle Sâsânî tecrübesidir. Nispeten Hint ve Bizans tecrübelerine de yer verilirken konu âdeta tüm devletler için geçerli, ortak aklın ürünü bir gelenekler zincirine işaret edilirmişçesine ele alınmaktadır. Eserde anlatılanlar daha çok, tabir caizse, “bürokratik gelenek” denilebilecek bazı hususiyetlere ve dinî nasların doğrudan düzenlemediği alanlara yönelik değerlendirmeler içermektedir.

Saray Âdâbı, Siyaseti Yeniden Düşünmek alt-dizisi içerisinde daha önce yayınlanan Tahir b. Hüseyin’in Siyasî Nasihatnâme’si ile birlikte İslâm dünyasında siyasi düşünce alanında kaleme alınan ilk eserlerdendir.


Takdim

Kitâbü’t-Tâc fî Ahlâki’l-Mülûk yahut Hükümdar ve Raiyyeye Öğütler

İslâm siyaset düşüncesi, İslâm düşünce ve ilim geleneğindeki muhtelif disiplinleri ilgilendiren bir alandır. Siyaseti Yeniden Düşünmek başlıklı alt-dizi bir yandan İslâm medeniyeti içerisinde varlık bulan ve siyasetin konularını içeren bu disiplinlere ait birikimi ihya etmeyi hedeflerken öte yandan günümüz dünyasına hitap edebilen farklı bir siyaset dili geliştirmeye matuf yayınlara yer vermektedir. Telif, çeviri ve derleme kitaplardan oluşacak alt-dizi kapsamında, aynı zamanda Osmanlı Türkçesiyle kaleme alınmış metinler de neşredilmektedir.

İslâm siyaset düşüncesinin teşekkül dönemine ait bir eser olan et-Tâc fî ahlâki’l-mülûk bir yandan artık saltanat idaresinin bütünüyle yerleşmiş olduğu İslâm dünyasında başa gelen hükümdarlara ve raiyyesine ahlâkî öğütler vermeyi hedeflerken öte yandan farklı medeniyet havzalarının ve özellikle Sâsânîlerin siyasi tecrübelerini İslâm dünyasına aktarmayı/tanıtmayı hedefleyen bir kitap olma özelliğiyle öne çıkmaktadır. Siyaseti Yeniden Düşünmek alt-dizisi içerisinde daha önce yayınlanan Tâhir b. Hüseyin’in (ö. 207/822) Siyasî Nasihatnâme’si ile birlikte elinizde tercümesi bulunan et-Tâc fî ahlâki’l-mülûk İslâm dünyasında siyasi düşünce alanında kaleme alınan ilk eserlerdendir.

Eser, birçok kaynakta Arap edebiyatının ve Mu‘tezili din bilginlerinin önde gelen simâsı Ebû Osmân Amr b. Bahr b. Mahbûb el-Câhız el-Kinânî’ye (ö. 255/869) nispet edilmektedir. 150-160 (767-777) yılları arasında Basra’da doğduğu tahmin edilen Câhız, doğduğu şehirde canlı bir ilim hayatının bulunmasının etkisiyle muhtelif ders halkalarına katılmış, özellikle edebiyat ve tarih alanında kendisini geliştirmiştir. Yazdığı eserlerle dönemindeki bilginler içerisinde öne çıkmış ve Abbâsi Halifesi Me’mûn tarafından 200/815 yılında Bağdat’a davet edilmiştir. Câhız, Abbâsîlerin başkentinde resmi bir vazife almak yerine daha ziyade eserlerini kendilerine ithaf ettiği kişilerden aldığı caizelerle hayatını sürdürmeyi tercih etmiştir. Basra ve Bağdat dışında Humus ve Antakya’yı ziyaret etmiş, et-Tâc’ı ithaf ettiği Abbâsî devlet adamı ve şair Feth b. Hâkân’ın (ö. 247 /861) himayesinde Şam’a gitmiştir. Dil ve edebiyat, kelam, mezhepler tarihi, tarih, siyaset, sanat gibi alanların da aralarında bulunduğu muhtelif konularda ansiklopedik mahiyette çok sayıda eser telif eden Câhız hayatının son demlerini Basra’da geçirmiş, 255/869 yılında doksan beş yaşlarında iken burada vefat etmiştir.

et-Tâc’ın Câhız’a aidiyeti literatürde tartışılmaktadır. Özellikle “eserlerini belirli adlar altında zikretmeyip çeşitli yerlerde farklı isimlerle kaydettiği veya onları yeniden telif ettiği, gençliğinde bazı eserlerini İbnü’l-Mukaffa‘ (ö. 142/759) ve Halîl b. Ahmed (ö. 175/791) gibi âlimlerin adlarıyla yazdığı, bu arada başkalarının onun şöhretinden istifade için kendi kitaplarını Câhız’a isnat ettikleri”  hususu gözönüne alındığında bu meselenin nihai bir çözüme kavuşturulması oldukça zor gözükmektedir. Yazdığı kapsamlı bir takdimle bu eseri Kitâbü’t-Tâc fî ahlâki’l-mülûk adıyla neşreden Mağrib kökenli bilgin ve edebiyatçı Ahmed Zeki Paşa (1867-1934) Bağdat’ta kaleme alınan bu kitabın daha ziyade Ahlâku’l-mülûk olarak meşhur olduğunu ifade etmekte  bununla beraber literatürde eserin müellifine dair sadra şifa bir bilgi bulamadığını ve hatta Câhız’ı konu alan eserlerde de Kitâbü’t-Tâc ismiyle bu esere işaret edilmediği tespitini yapmaktadır.  Ahmed Zeki Paşa, Yâkût el-Hamevî, Safedî, İbn Şâkir ve Kâtib Çelebî’nin Câhız’ın Ahlâku’l-mülûk adlı bir eserinden söz etmelerinden, et-Tâc’daki bazı ifadelerin Câhız’a aidiyeti kesin olan aralarında el-Beyân ve’t-tebyîn, el-Hayevân ve el-Bühalâ gibi kitaplarla mukayesesinden ve Haleb’den elde ettiği bir yazma nüshada müellif olarak Câhız’ın isminin bulunmasından hareketle Ahlâkü’l-mülûk ile et-Tâc’ın aynı eser olduğu sonucuna varmıştır.

Eserin Câhız’a değil de onun çağdaşı Muhammed b. Hâris et-Tağlibî’ye (yahut es-Sa‘lebî) ait olduğunu ileri süren Alman araştırmacı Gregor Schoeler ise konuyla ilgili makalesinde tespitini Berlin Staatsbibliothek’te bulunan Kitâbü Âdâbi’l-mülûk adlı bir esere dayandırmaktadır. Ahmed Zeki Paşa’nın İbn Nedîm’in el-Fihrist’inde yer alan bir ifade vesilesiyle et-Tâc neşrine yazdığı girişte gündeme taşıyıp reddettiği bu ihtimalin   üzerinde duran “Schoeler’in tesbitine göre bu eser, Ebü’l-Hasan Ali b. Rezîn el-Kâtib tarafından yazılıp 541-569 (1146-1174) yıllarında emirlik yapan Nûreddin Mahmud Zengî’ye ithaf edilmiştir. Ali el-Kâtib kaynakları arasında Tağlibî’nin Kitâbü Ahlâkı’l-mülûk’ünü zikretmiştir. Ali el-Kâtib’e ait eser büyük oranda et-Tâc ile örtüşmekte olup buna göre Ali el-Kâtib eserini, kendisinin Tağlibî’ye nisbet ederek Kitâbü Ahlâki’l-mülûk ismiyle andığı et-Tâc fî ahlâki’l-mülûk’ten özetleyerek yazmıştır.”

et-Tâc fî ahlâki’l-mülûk Zeki Paşa’nın neşrinde bir mukaddime, bir sayfalık bir giriş kısmı ile dört ana bölümden oluşmaktadır. Eserin mukaddimesinde telif gerekçesini aktaran müellif “Avâmın çoğu, havâsın ise bir kısmı –hükümdarlarına itaat etseler dahi– onlara karşı vazifelerini bilmedikleri için kitabımızda bu konuda uyulması gereken kuralları verdik. Bu kitabın insanların bu kuralları öğrenmeleri ve uygulamaları için bir kılavuz olmasını hedefledik” (s. 2) demektedir. Tek sayfalık giriş kısmında kitabın esas muhatabının üstün özelliklere sahip hükümdar (el-Melikü’l-a‘zam) dışındakiler olduğu ifade edilmektedir. Bunun gerekçesi ise şöyle belirtilir: “Çünkü onun ahlâkını anlatmaya gücümüz yetmez. Açıklamak istesek de ona karşı yükümlülüğümüzü tam manasıyla yerine getiremeyiz.” (s. 5)

Birinci bölüm “Hükümdarın Huzuruna Giriş Usulleri” (s. 6-8) başlığını taşımaktadır. Bu bölümde muhtelif tabakadan insanların hükümdarın huzuruna girme ve huzurdan ayrılma adabına ilişkin usuller konu edilir ve bu çerçevede hükümdarların da misafirlerini karşılama ve uğurlama usullerine özellikle Sâsânî hükümdarlarının uygulamalarından örneklerle yer verilir.

İkinci bölüm “Hükümdarlarla Birlikte Yemek Adabı” (s. 9-18) hakkında olup hükümdarların sofrasında nasıl davranılması gerektiği meselesine odaklanmaktadır. Burada misafirlere edep sınırlarını aşmamaları, nefislerinin isteklerine kapılmamaları salık verilmekte, oburluğun edep dışı kabul edildiği aktarılmaktadır. Ayrıca muhtelif hükümdarların sofra adablarına dair nakillere ve yemek meclislerinde vuku bulan bazı hadiselere yer verilmektedir.

“Nedimlik” başlığını taşıyan üçüncü bölüm (s. 19-68) ve “Hükümdarın Nedimlerinin Vasıfları” (s. 69-184) başlığını taşıyan son bölüm ise birbirini tamamlar mahiyette olup hacim bakımından diğer iki bölüme oranla oldukça kapsamlıdır. Bu bölümlerde huzurlarına her tabakadan insanın geldiği hükümdarların nedimlerine dair usuller ele alınmakta, nedimlerin mertebelerinin Fars ve İslâm toplumlarında aldığı şekillerden ayrıntılı olarak bahsedilmektedir. Bu kısımda ayrıca Emevî ve Abbâsî halifelerinin içki ve eğlence meclislerine dair malumatlar da aktarılmaktadır. Ayrıca nedimlerin sıfatlarına genişçe yer ayrılmakta ve hükümdarlarla sağlıklı ve uzun soluklu bir ilişki sürdürebilmek için gerekli görülen hususlar ayrıntılı bir şekilde ele alınmaktadır. Hükümdarların da nedimleriyle olan ilişkileri özellikle Fars tecrübesi merkeze alınarak aktarılır. Bölümlerde hem hükümdara hem de nedimlere ve raiyyeye yönelik tecrübe mahsulü tavsiyelere yer verilmektedir.

et-Tâc devlet başkanlarının yaşamları söz konusu olduğunda “mahrem” olarak nitelenmesi mümkün olan ve hakkında geniş bilgiler elde etmenin pek de imkan dahilinde olmadığı bir kesite odaklanmaktadır. Eserde halife/hükümdarların gündelik yaşamaları ve özellikle eğlence hayatlarına yer verilmekte; yöneticilerin huzuruna çıkma yetkisi bulunan zevata (nüdemâ) bu çerçevede bir davranış rehberi sunulmaktadır. Dört halife sonrası değişen devlet yapısı içerisinde Arapların kısmen yabancı olduğu bu unsurlar için gösterilen adres umumiyetle Sâsânî tecrübesidir. Nispeten Hint ve Bizans tecrübelerine de yer verilirken konu adeta tüm devletler için geçerli, ortak aklın ürünü bir gelenekler zincirine işaret edilirmişçesine ele alınmaktadır. Eserde anlatılanlar daha çok, tabir caizse, “bürokratik gelenek” denilebilecek bazı hususiyetlere ve dinî nasların doğrudan düzenlemediği alanlara yönelik değerlendirmeler içerse de, bazı davranış ve bilgilerin dinî açıdan problem teşkil edecek mahiyette olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle hükümdarların “içki ve eğlence meclisleri” ile ilgili değerlendirmeler bu açıdan öne çıkmaktadır. Genellikle saltanat yaşamının Müslümanlar üzerinde bozucu bir etkisi olduğu yönündeki modern yorumlara da mesnet olan bu değerlendirmelerin nasıl anlaşılması gerektiği hususu daha üst çerçevede et-Tâc’ın İslâm siyaset düşüncesi açısından anlamı üzerine söz söylemeyi de beraberinde bulunduracak müstakil bir incelemeyi zorunlu kılmaktadır. Ancak bir takdim yazısı sınırları içerisinde müellif açısından bu bilgilerin nasıl ele alındığına temas etmekle yetinmek durumundayız.

Müellif, dinî açıdan haram olduğu zâhir olan bir dizi davranışı bu boyutuna temas etmeden ve herhangi bir sorun teşkil edip etmediğine dair değerlendirme yapmaksızın aktarmaktadır. Bu açıdan İslâm öncesi geleneklerle İslâm sonrası durum arasında bir ayrım da gözetmemektedir. Sözgelimi Behrâmcûr, Kızıl Erdevân ve Sâbûr gibi kisrâların her gün içki içtiklerinden bahsedildikten sonra “İslâm hükümdarlarından içki müptelası olan kişi Yezîd b. Muâviye idi” denilmekte ve ardından Emevî ve Abbâsî hükümdarlarının içki içme sıklıkları sıralanmaktadır. Aslında bu üslup müellifin genel bir tutumu olup o, yine “erdemli” olarak gördüğü tüm davranışları da din/milliyet ayrımı olmaksızın aktarmakta ve mesela “adaletin gereğini yapmakla ilgili bir meselede” aynı tutumu/tavrı göstermekte olan Enûşirvân ve Behrâm ile Muâviye b. Ebû Süfyân’ı ardı ardına sıralayabilmektedir.

Belki burada gözden kaçırılmaması gereken bir husus olarak özellikle bir kısım Sünnî literatürde halifenin şahsi yaşamındaki problemlerin yönetiminde bir halele yol açmadığı müddetçe azil sebebi olmayacağı düşüncesinin hâkim olmasına işaret edilebilir. Fıkıhçı yönleriyle öne çıkan bir çok âlimin dahi “Halifenin şahsi yaşamında günahkâr/fâsık olması” meselesini –halife/hükümdar fıskını izhar edip raiyyeye dayatmadıkça– doğrudan devlet başkanlığına halel getirecek bir mesele olarak görmemeleri de bu türden değerlendirmelerde etkili olmuş olabilir.

Müellifin yer verdiği/önemsediği erdemler arasında diğer İslâm siyaset düşüncesi metinlerinde de olduğu gibi adaletli olmak başta gelmektedir:

Hükümdarın herkese, toplumun her tabakasına hakkını vermesi onun adaletinin göstergesidir. O, tavır ve davranışlarında adalet yolunu takip etmelidir. Bunu, kendisine riayet etmesi ve sıkı sıkı sarılması gereken farz ve nafile ibadetleri yerine getirirken uyduğu ilahın dinine bağlılığı derecesinde yapmalıdır. İnsanlara bol bol iyilik etmeli, yiyecek içeceklerini esirgememeli ve böylece yöneticiler, orta seviyedeki insanlar ve raiyyenin geneli arasında bir denge kurmalıdır. (s. 15)

Adalet erdemini cömertlik, hayâ, sır saklamak gibi erdemler takip etmektedir. Hükümdarla raiyyesi arasındaki ilişkilere odaklanan bir metinde hükümdarların raiyyeye kapılarını açması ve onları dinlemesinin ehemmiyetine vurgu yapılarak “küçük veya büyük, cahil veya bilgili hiç kimsenin hükümdarlara gelip derdini anlatmasına engel olunmamasının” salık verilmesi de adaletli bir idarenin sağlanabilme usulüne işaret etmesi açısından dikkat çekicidir.

Hükümdarların huzurunda iken dikkat edilmesi gereken davranış kalıplarına da işaret eden müellif, özellikle insan fıtratı ve psikolojisine dair gözlem ve malumatlarla güçlendirdiği delillere başvurur. Hükümdara saygı ve itaatin esas kabul edildiği bu ifadelerinde müellif, bir bilge edasıyla konuşmayı neredeyse hiç terk etmez. Aktardığı tüm problemli hususlara rağmen hükümdarlar hakkında hüsn-i zan sahibi olmayı elden bırakmamaya gayret etmekte ve hükümdarların genelde olumlu hasletlerle muttasıf kişiler olduklarını okuyucuya hissettirmektedir. Mesela hükümdara saygı gösterip ona itaat etmenin raiyye için mutluluk vesilesi olduğu Bâbek oğlu Erdeşir’in dilinden şu şekilde aktarılır: “Avâmın mutluluğu hükümdarlara boyun eğmeleri ile vaki olur.” Cümlenin devamında ise raiyye için hükümdara itaatın sınırlarını çizen bir kayıt bulunmaktadır. Bu kayıt hem raiyyenin itaat etmesinin esası hem de hükümdarın mutluluğunun anahtarıdır: “Hükümdarların mutluluğu ise her şeyin sâhibi [olan Allah’a] boyun eğmelerine bağlıdır.” (s. 2)

Eserde çokça atıfta bulunulan meşhur bir kaynak yoktur. Müellifin tarih ve edebiyat alanındaki birikimi, şahsi gözlemleri ve “Acemlerin kitapları ile hükümdarların yaptıkları” (s. 136) önemli kaynak olarak belirmektedir. İsmen atıfta bulunulan bir kaynak olarak İbnü’l-Mukaffa‘ tarafından Arapçaya tercüme edilen Kelile ve Dimne ile (ayn. yer.) müellifi belirtilmeyen Kitâbü’l-Eğânî (s. 20) göze çarpmaktadır.

et-Tâc’a atıfta bulunan yahut ondan bilgi aktaran müellif ve eserler arasında ise Ahmet Zeki Paşa’nın tespit ettiği atıf sıklığına göre el-Mehâsin ve’l-mesâvî, Mehâsinü’s-sülûk, Mürûcü’z-zeheb, Tenbîhü’l-mülûk, el-Mehâsin ve’l-ezdâd, el-Ikdü’l-ferîd, et-Taberî, el-Eğânî, Muhadarâtü’r-Râğıb, Nehcü’l-belâğa, el-Müstetraf, Subhü’l-a’şâ, Metâliü’l-büdûr yer almaktadır.

et-Tâc fî ahlâki’l-mülûk MÜ İlahiyat Fakültesi Arap Dili ve Belagatı bilim dalında öğretim üyesi olarak çalışan Dr. Ali Benli tarafından özenli bir çalışmayla dilimize kazandırıldı. Ayet ve hadis tahriçleri ile metinde geçen yer ve kavramlara dair açıklamalar ise tarafımızdan yapılmıştır. Metinde atıfta bulunulan şahıslara dair bilgiler ise daha ziyade eseri neşre hazırlayan Ahmed Zeki Paşa’nın tespitlerinden hareketle verilmiş olup buradaki bilgiler yeterli görülmediğinde muhtelif biyografi ve tarih kitaplarına başvurulmuştur.

Siyaset düşüncesi sözkonusu olduğunda İslâm dünyasına hangi medeniyet havzalarından hangi uygulama ve düşüncelerin aktarıldığı, hangi kitapların ne gibi tasarruflarla tercüme edildiği meselesi ile Müslüman mütefekkirlerin malumu olduğu hâlde bazı siyasi uygulamaların veya kitapların niçin aktarılmadığı yahut tercüme edilmediği meselesi başlıbaşına önem arz eder. Yine siyasi düşünce birikimi oluşurken doğrudan “hikmet” kapsamına sokularak bir eserin çevrilmesi yerine hangi eserlerden ne gibi fikirlerin aktarıldığı, nelerin dışarıda bırakıldığı meselesi “bir İslâm siyaset düşüncesinden” bahsedilecekse elzem gözükmektedir. Tüm bunlar anlamlandırılsa ve bu alandaki boşluklar giderilse bile sadece aktarılan eserler üzerinden yapılan tespitler yine yetersiz kalacak, İslâm’ın “özgün” katkısının ne olduğu meselesi dinin temel metinlerinin, sadece bu metinleri esas alarak bir siyaset düşüncesi geliştirmeye çalışan düşünürler ve pratik hayatta uygulanan siyaset ilkeleriyle birlikte ele alınmasına ihtiyaç duyulacaktır. Bu değerlendirmelerden hareketle İslâm siyaset düşüncesinin dört başı mamur ve tüm kavramsal/düşünsel haritası elde mevcut olan bir disiplin olmak yerine ele alınmaya başlandıkça birçok açıdan yeni soruları celbeden bir alana işaret ettiği ifade edilebilir. Elinizdeki eserin bu uzun soluk isteyen yolda yeni sorular gündeme getirmesini temenni etmekteyiz.

Gayret bizden, tevfik Allah’tan...

Özgür Kavak

Üsküdar, Şaban 1435/Haziran 2014

Bu ürün için ilk yorumu siz yapın.