Sermayenin Mikropolitikası
% 12indirim

Sermayenin Mikropolitikası

Şimdiki Zamanın Tarihöncesi ve Marx
  • 25,00 TL22,00 TL

    hopi kampanyası
    1,10 Paracık
  • Tedarik Süresi 1 İş Günü
Bu kitabı e-kitap olarak okumak isterseniz, yayıncıya talebinizi iletebilmemiz için tıklayınız.
Bugün kapitalist üretim tarzı ile öznelliğin üretimi arasında nasıl bir ilişki var? Bu ilişkiyi birini diğerine indirgemeden veya insan doğası gibi belirsiz bir kavrama yaslanmadan nasıl açıklayabiliriz? Jason Read tam da bu sorulara yanıt arıyor. Marx'ı Marx'a karşı okuyan yazar kavramların gerilim ve temas noktalarında bulduğu ipuçlarıyla, öznelliğin üretimine dair bir düşünce inşa etmeye çalışıyor. Bunun için de Foucault'dan Althusser ve Balibar'a, Rancière'den Negri, Tronti ve Virno'ya kadar pek çok düşünürün metinlerinden yararlanıyor. Read geleceğin karşı konulmaz yasalar tarafından önceden tayin edilmediğini, şimdiyi kuran arzu, emek ve ihtiyaçlar çokluğunun antagonist gücüne ve olumsallığına açık olduğunu gösteriyor. Böylece, her tür devrimci nostaljiden uzak bir şekilde, günümüze hâkim olan karamsarlığa karşı işleyen bir perspektif kuruyor. Yazar Hakkında: 1994’te Hampshire College’da lisans eğitimi aldı, 2001’de State University of New York’ta “The Production of Subjectivity: Marx and Contemporary Continental Thought” (Özneliğin Üretimi: Marx ve Çağdaş Avrupa Düşüncesi) başlıklı teziyle doktorasını tamamladı. Başlıca çalışma alanları toplumsal ve siyasi felsefe, 19. ve 20. yüzyıl kıta felsefesi, eleştirel teori, tarih felsefesi ve Spinoza; ayrıca feminist felsefe ve felsefi antropoloji gibi alanlarla da ilgileniyor. Read’in ilk kitabı Sermayenin Mikropolitikası. Halen üzerinde çalıştığı ikinci kitabı ise üretim ilişkileri çerçevesinde iktisat ile siyaset arasında bireyleraşırılık meselesini ele alıyor.

Şimdiki Zaman Gibisi Hiç Görülmedi, S. 11-14

 

Hedefe ulaştığına bir an olsun inanırsa, Marksist teori tarihin gerisine, hatta kendinin gerisine düşebilir.

— Louis Althusser, "Felsefede Marksist olmak kolay mı?"

— 20. yüzyıl hakikaten bir muammadır. Belki de hiç var olmadığını, iki haneli bir rakam, boş bir dizi veya salt bir isimden ibaret olduğunu söyleyebiliriz. 19. yüzyıla özgü ideoloji, umut ve hurafelerin tekrarıdır, bir bakıma. Gelgelelim bu tekerrür, aslından daha hızlı cereyan ederek söz konusu unsurları uç noktasına vardırmış, tek kelimeyle aşırılaştırmıştır. Dolayısıyla, 19. yüzyıldan sıyrılmamıza henüz izin vermeden bizi 21. yüzyıla fırlatan bir "zaman bitkinliği" halini ifade eder.

— Antonio Negri, Yıkıcı Politika

İdeoloji, Pratik ve iktisat alanında kapitalizmin tam da toplumsal yaşamın tüm boyutlarına nüfuz ettiği, dünyanın dört bir yanında, gazete bayilerinden, haber programlarından zaferini ilan ettiği bir anda, sermayenin ve siyasal iktisadın eleştirisi büyük ölçüde ortadan kalkmış bulunuyor. Sınıf, sınıf mücadelesi, metalaşma, sömürü gibi terimler sanki yalnızca başka yerlere ve zamanlara ait sözlermiş gibi boş tınlıyor. Durumdan hoşnut olanların bu kayboluş için açıklamaları dünden hazır: Zaten başından beri eleştirilecek bir şey yoktu. Piyasa oldum olası özgürlükle eşanlamlıydı. Buna benzer savları ve durumu haklı çıkaran söylemleri burada doğrudan muhatap almak yerine, sermayenin genişlemesine mukabil sermayeyi karşısına alabilecek her türlü eleştirel dağarcığın tükendiği bu paradoksal bağlama temelden farklı başka bir açıklama getirmek istiyorum.

Kapitalist üretim, son otuz yıllık zaman zarfında derin bir başkalaşım geçirdi. Kısaca ifade edecek olursak, mal ve hizmet üreticisi olan sermayeyi, eskiden üstyapı olarak adlandırılan fikir, inanç, algı ve beğenilerin üretiminden ayırt etmek artık olanaksız. Günümüzde kapitalist üretim, kültür, inanç ve arzuların üretimini ya doğrudan ele geçirmiş, ya da bunları meta üretimi ve dolaşımına dolaylı olarak iliştirmiş durumdadır. Herhangi bir metayı ona eşlik eden “yaşam tarzı” veya altkültürden ayrı düşünmek güçtür. Günümüz kitle iletişim araçlarında yayımlanan reklam ve imgelerden izi silinmiş olan şey, denizaşırı ülkelere ihraç edilen üretim süreci değildir yalnızca; bu imgelerde metaların kendisini bile göremezsiniz: Karşımıza çıkan daha ziyade yaşam tarzlarına, aldırışsız bir mizaca ait bir imgedir, zaten satın almamız beklenen şey de bu imgelerin ta kendisidir. Bu dönüşüm beraberinde emeğin de temelden başkalaşımını getirmiştir: Artık yalnızca fiziksel emek gücü değil, bilgi, duygulanım ve arzular da işe koyulmaktadır. Hasılı, kapitalist üretim “mikropolitika” tabir edebileceğimiz bir boyut kazanmış durumdadır; kendisini gündelik toplumsal varoluşun dokusuna ve nihayet, bizzat öznelliğe zerk eder. Eski terimler burada kifayetsiz kalmaktadır, çünkü yalnızca ele aldıkları nesne değil —artık 19. yüzyılda yaşamıyoruz— eleştirinin dayanakları da değişmiş durumdadır. Sermayeyi evrensel tarihin büyük senaryolarına dayanarak eleştirmek mümkün olmadığı gibi, kuşatıcı başkalaşımların erişemediği değer ve arzu kalıntılarına yaslanarak sermayeye karşı çıkmak da olanaksızdır. Eleştiri, sermayenin mikropolitik boyutuna göre akort edilmeli, Michel Foucault’nun tabiriyle, “kendimizin eleştirel ontolojisi”ne dönüşmelidir.

Bununla birlikte, eleştirel düşüncenin bu gerçeklikle hangi düzeyde başa çıkması gerektiği henüz açık değildir. Üretim sürecinin dönüşümüne odaklanmak, ilk bakışta sosyolojik veya iktisadi bir tartışmanın konusu gibi görünür. Bu durumda, bahsettiğim dönüşüm “yeni iktisadın” konumu, yani iletişim, enformasyon ve hizmetlerin diğer üretim biçimlerine başatlığı üzerine, ampirik olarak kanıtlanabilir veya sorgulanabilir bir tartışmaya izin verebilirdi. Diğer taraftan, söz konusu dönüşümün “öznellik” ve “üretim” arasındaki ilişkide görülen bir başkalaşım —temel insan etkinlikleri olan algı, düşünme ve edimi etkileyen bir başkalaşım— olduğunu ileri sürmekle, bunun “ekonomi” olarak tanımlanan şey —örneğin, mal veya hizmet üretiminde kaç kişinin istihdam edildiği— içerisindeki görev ve önceliklerde görülen bir değişimden ibaret olmadığını, insan varoluşunun bizzat yapısında veya altyapısında yaşanan köklü bir dönüşüm olduğunu ima etmiş oluyoruz. Eleştirel düşüncenin bu dönüşümle yüzleşmesi gerektiğini öne sürmek, bu türden bir eleştirel projenin öncesinde var olan kategori ve ayrımlarda bir eksiklik olduğunu söylemek anlamına geliyor. Diğer bir deyişle, varoluşun sınırları çizilmiş, belirli bir alanında hareket eden iktisadi analiz —içinde mal ve hizmetlerin üretilip dolaşıma girdiği bir alan olarak ekonomi— ile, insanın algı, arzu ve bilgisi ile uğraşan ve bunların tarihdışı olgular olduğu yönünde gizli bir varsayıma dayanan felsefi analiz arasındaki ayrımın kendisi, şimdiki zamanda yaşanan dönüşümü idrak etmenin önünde temel bir engel teşkil eder.

Karl Marx’ın “üretim tarzı” kavramı belki de, üretimin tarihsel değişime açık alanı ile kültürel değerlerin zamandan bağımsız alanı arasındaki bu bölünmeyi aşmayı amaçlamıştı. Böyle bir atıf, Marx’ ın üretim tarzı kavramı ya da probleminde yararlı, hatta belki de zaruri bir yan olduğuna dair böyle bir önerme, günümüzün felsefe ve teori ikliminde en iyi ihtimalle modası geçmiş bir sav olarak görülecektir. Böyle görülmesinin tek nedeni, 1960 ve 70’lerin üretim tarzı tartışmalarına geri dönmeyi önermesi değil, daha da önemlisi Marx’ın yazımının sosyoloji veya iktisat dışında, felsefe için de hâlâ geçerli olduğunu ima etmesidir.

“Marksizmin Ölümü” hakkındaki pek çok beyanın muhasebesini yapmak bu kitabın çerçevesinin tümüyle dışında, ancak bu tartışmada ifade edilen pek çok farklı konumun, Marx’ın düşüncesinin felsefeye hiçbir miras bırakmadığı kabulünde birleştiğini belirtmek gerek. Marksist siyasi projenin şu veya bu biçimine yakınlık duyan felsefeciler için bile, Marx dendiğinde akla gelen şey, ya sömürü hakikati karşısında dile getirilen, muğlak içerikli ahlaki bir serzeniştir, ya da salt iktisadi bir analizin temel araçlarından ibarettir. Bunun ötesinde Marx’ın felsefesi, erken dönem yapıtlarında G. W. F. Hegel’e yöneltilmiş hararetli ancak toy bir saldırıdan öteye geçmeyen yabancılaşma eleştirisiyle sınırlıdır. Nitekim “postmarksizm”in büyük bölümü, özellikle Ernesto Laclau, Chantal Mouffe ve Judith Butler’ın yapıtları, Marx’ın daha geç dönem yapıtları olan Kapital ve Grundrisse’nin günümüz felsefe ve siyaset pratiğine ne sunduğu konusunda nispeten sessiz kalmıştır. Postmarksizm daha çok siyasi pratikler tarihini, özellikle Antonio Gramsci’nin hegemonya pratiğini dayanak alır; Marx’ın yazılarıyla, kapitalist üretim tarzının çelişkili eğilimlerinin analiziyle uğraşmanın, son derece talihsiz birtakım siyasi ve düşünsel sonuçlara yol açmaktan öteye geçemeyeceği varsayılır. Marx’ı felsefi olarak okuyan birinin, Hegel’in tarih öznesinin proletarya için yeniden yazımından başka bir şey bulamayacağı varsayılır. Burada postmarksizmin savlarını doğrudan irdelemek gibi bir niyetim yok; amacım daha ziyade temelden farklı bir Marx okuması üretmek.
Bu ürün için ilk yorumu siz yapın.