• Sonun Geldi Sevgilim% 20indirim
    Sonun Geldi Sevgilim
    Sonun Geldi Sevgilim

Sonun Geldi Sevgilim

  • 20,00 TL16,00 TL

    hopi kampanyası
    0,80 Paracık
  • Stoktan Hemen Teslim!
Sonun Geldi Sevgilim e-kitabı
Hayalini bile kuramayacağın güzellikte bir kadınla evleniyorsun. Çok geçmeden bütün ülkeye rezil rüsva oluyorsun. Herkes kendinden emin: Tek suçlu sensin! Annen, baban, ablaların... Bakkal, komşu, arkadaşların... Hatta Polis! Haklı ya da haksız olman mühim değil, Türkiye'nin seni affetmeye hiç niyeti yok! Tek şansın var: Unutulmak! Yapılan araştırmalara göre ihtiyacın olan yalnızca 17 gün. Yoksa 22 miydi? Devrim lanetli bir medyatik. Şehrin kenarlarında yalnız bir hayat sürüyor. Gezegendeki en şanssız erkek olduğuna inanıyor. Bir gün son kararını veriyor: Yeter! Tam intihar edecekken, evinde televizyon olmayan son güzel kadına rastlayıp âşık olacak. Kaçtığı kameralara mafyanın kurşunları da eklenecek böylece. Gerçek belalarla tanışma fırsatını bu sayede yakalayacak Devrim. Bakalım fırsatı değerlendirebilecek mi? (Tanıtım Bülteninden)

Kendi Seven Ağlamaz

Kendi Seven Ağlamaz

Tuna Kiremitçi

12,75 TL
Gönül Meselesi

Gönül Meselesi

Tuna Kiremitçi

4,66 TL
Güneş’i Kıskandıran Kız

Güneş’i Kıskandıran Kız

Tuna Kiremitçi

8,55 TL
Git Kendini Çok Sevdirmeden

Git Kendini Çok Sevdirmeden

Tuna Kiremitçi

12,75 TL
Selanik’te Sonbahar

Selanik’te Sonbahar

Tuna Kiremitçi

13,92 TL
Dualar Kalıcıdır

Dualar Kalıcıdır

Tuna Kiremitçi

9,57 TL
Bu İşte Bir Yalnızlık Var

Bu İşte Bir Yalnızlık Var

Tuna Kiremitçi

10,72 TL
A.Ş.K Neyin Kısaltması?

A.Ş.K Neyin Kısaltması?

Tuna Kiremitçi

10,44 TL

“Şu durumda en iyi yol mizah; anlattığımız hüzünlü bir öykü bile olsa”

Mevzu çoktan kulağınıza çalındı belki de. Ola ki çalınmadıysa diye, özetlemeyi deneyeyim: İnsanın hayatının tepetaklak olması bir aptal dakikaya bakar. Tekrar yoluna girmesiyse, kim bilir kaç gün alır! Devrim’in hikayesinin özü bu işte.

Devrim, Tuna Kiremitçi’nin son romanı Sonun Geldi Sevgilim’in baş kahramanı, romanın amatör yazarı. Hava durumu sunucusu eski eşi Rosa’nın bir kadın programında, kendisiyle ilgili asılsız açıklamalar yapmasıyla kendini birdenbire topun ağzında ve kameraların karşısında bulan Devrim, bu çılgınlığın içinde kendine yeni bir hayat kurmayı deneyecek. Devrim aşk, intikam, yüzleşme, yeniden başlama telaşındayken, siz de Tuna Kiremitçi’nin kaleminin güleç yüzüyle tanışacaksınız. Tuna üreterek direnmeye devam ederken, onun sayesinde bu karanlığın içinde azıcık nefeslenecek, gülümseyeceksiniz.

Lafı daha fazla uzatmadan, sözü Tuna Kiremitçi söyleşimize bırakalım…

Söyleşi: Aslı Tohumcu

Çok acayip bir roman olmuş “Sonun Geldi Sevgilim”! Magazin düşkünlüğümüz kadar, başkalarının hayatının hakimi ve polisi olmaya düşkünlüğümüzün de mi altını çiziyor ne, Devrim’in hikayesi?
Biraz öyle… Bu roman, günümüz dünyasına ayna tutmak istiyor. Tabii her ayna gibi biraz fazla gerçekçi. Oysa bugün insanlar ve toplumlar gerçeklerden çok illüzyonlara ihtiyaç duyuyor. Gerçeğin çöllerinden çok Matrix’in sanal vahalarına. Medya da buna hizmet ediyor. Bu nedenle günümüz okuruna ne ölçüde hitap eder bilmiyorum açıkçası. Ama ne yalan söyleyeyim, bence de ilginç ve eğlenceli oldu.

Başkalarının hayatını merak etmek güzeldir de aslında, merakı doyurmanın daha insaflı ve zararsız yolları olmalı sanki. Var mı senin önerin?
O bahsettiğin insaflı ve zararsız yollar roman sanatında mevcut. Romanlar bize başkalarının hayatını, onların halinden anlamamız ve hatırlamamız için anlatır. Magazinse, başkalarının dertleriyle vahşice eğlenmemiz ve iki dakikada unutmamız için. Anna Karenina günümüzde yaşayan gerçek bir insan olsaydı, hikâyesini muhtemelen magazin sayfalarında okurduk. Kendisini trenin önüne attığındaysa pek umrumuzda olmazdı. Biraz eğlenirdik o kadar.

Biri dünyayı, diğeri sadece kendini (ve kariyerini) kurtarmaya odaklanmış iki farklı kadın var romanda: Gülbahar ve Rosa! Ortası yok mu bunun ya da biz kadınların ortası yok mu demeliyim? Kurguyla hayatı karıştırıyorsam bu soruyla, kulağımı çekmek serbest!
Aslında ikisi de gayet cazibeli ve savaşçı ruhlu kadınlar. Asla pes etmiyorlar. Daha iyi ok atabilmek için birer göğüslerini feda etmeye hazırlar. Tabii tuttukları yollar ve davaları tamamen farklı. Gülbahar’ın romantik, Rosa’nın ise egoist refleksleri var. Gülbahar dünyada kurtarılabilecek ne kaldıysa kurtarmaktan yana, Rosa ise oyunu kuralına göre oynarsa bir yerlere varabileceğine inanıyor. Her insanın içinde ikisi de vardır bence. Önemli olan onları nasıl dengede tuttuğumuz.

Nedir babalarla derdin? Ya da, babaların derdi ne, diye mi sormalıyım acaba? Rosa, Gülbahar, Devrim… üçünün de babası çekip gitmiş. Ayrıca Gülbahar’ın kızının da baba yokluğu çektiğini söyleyebiliriz sanırım… Hoş, bu durumda savaşçı annelerden de söz açabiliriz tabii!
Anneler kılıcı ellerine ancak karşılarına gerçekten savaşmaya değer bir şey çıkarsa alıyorlar. Zayıf olduklarından değil, doğa öyle istediğinden. Babalarsa saçma savaşların tozu dumanı içinde yitip gidiyor çoğu zaman. Sonunda evlatlarıyla karşılıklı iki yabancı gibi kalıveriyorlar. Hele biz erkekler, duygularımızı kadınlar kadar rahat ifade edemiyoruz. Romandaki erkekler bunu deniyor en azından. Kadınlarsa kendilerine çoktan yeni yollar çizmiş.

Mizahı güçlü, neşeli bu romanın albümle peşpeşe (hemen hemen) gelmesinin bir anlamı var mı?
Haklısın, romanın grubumuz Atlas’ın müziğinden etkilendiğini ben de sonradan fark ettim. Gerçek rock dobra bir müziktir, illüzyonlara fazla yüz vermez. Neşeli olmasıysa, herhalde mizahı günümüz dünyasında tek çıkış yolu olarak görmemden. Nasılsa birbirimizin ne dediğini dinlediğimiz yok, bari içimiz kararmasın. Zaten son zamanlarda milletçe epey kahrolduk, biraz kahkaha hiç fena olmaz.

Sonun Geldi Sevgilim’i okurken, “Yazmayı iyi ki bırakmamış Tuna,” dedim. Sen nasıl bir duyguyla koydun romanın son noktasını!
Artık daha çok kendimi eğlendirmek için yazıyorum. Bir de okuyan olursa biraz kafa dağıtsın diye. Kaç kişiye ulaşacağı o kadar da önemli değil. Bu işe başladığımdan beri öyle şeyler yaşadım ki, bunlar önemini çoktan kaybetti. Sonuçta çıldırmış bir dünyada yaşıyoruz. Siyasi illüzyonlar her şeyi belirliyor, biliyorsun. Ne söylediğin ya da nasıl söylediğin çok az kişinin umurunda. Şu durumda en iyi yol mizah; anlattığımız hüzünlü bir öykü bile olsa.

Bugüne kadar yazdığın onca romandan sonra bu kitap, yüzünü yeni okuyuculara da döndüğün anlamına mı geliyor?
İlk romanım 2002’de yayımlandı. Bu aynı zamanda Türkiye’nin değişmeye başladığı yıldı, malum. Adımı duyurduğumda, çabucak benden kurtulmak istediler. Egemenler yeni yazarlardan bir an önce kurtulmak ister, aksi takdirde halk o yazarlardan etkilenebilir çünkü. Üzerimde adına “magazin” denen yeni bir silah denediler ve galiba başarılı da oldular. Bu saatten sonra yeni okurlara ulaşmama ne kadar izin verilir, bilmiyorum açıkçası. Ama dert değil, şikayeti oldum olası sevmem. Zaten üretmek bildiğim tek yaşam biçimi.

Kırk yaşının romanı “Sonun Geldi Sevgilim”se, insan bundan sonrası için daha bir heyecanlanıyor. Aklından, gönlünden neler geçiyor, azıcık çıtlatabilir misin?
Bu yaşa kadar romanlar ve şarkılar yazarak geldim, bundan sonra da adam olacağım yok, o kesin… Hangi mahalleden olursak olalım, birbirimizi anlayan bir avuç insanız. Bu da hiç yoktan iyidir, kötümserliğe mahal yok. Üreterek direnmeye devam!

Kaynak: Arka Kapak

 

Adım Devrim ve beni hatırlamıyor olabilirsiniz. Boş verin, hiç önemli değil.

Hostes, iri kahverengi gözleriyle bakıyor; hava korsanı olduğu eyleme geçmeden anlaşılmış yolcunun huyuna gitmeye çalışan birinin gerginliğiyle. Sonra gözlerim yerine, burnumla ağzımın ortasındaki bir noktaya baktığını fark ediyor, elimi oraya götürüyorum.

Parmaklarım kan içinde kalıyor. Hayatımda ilk (ve umarım son) defa burnum kanıyor. Hem de ne kanama: Hızla artıyor ve diğer elimle hâlâ sımsıkı tuttuğum yeşil defterin cildinde kırmızı lekeler oluşuyor.

Hostes soruyu tekrarlıyor, boş bulunsam üzerime atılacak. Kabin basıncıyla ilgili bir şeyler söyleyerek kalkıp uçağın arkasına yürümeye çalışıyorum. Başım dönüyor, doğrusunu isterseniz nereye gittiğimi bilmiyorum. Orada tuvalet gibi bir şey olmalı.

Kanamanın durması için dakikalar, burnuma girip çıkan tuvalet kâğıtları gerekiyor. Defterde yazılı şeyler, biri tarafından seslendirilmiş gibi (Orson Welles’inkine benzeyen derin, insanın içini dışına çıkaracak bir ses) kulağımda çınlıyor. Ne var ki uçak tuvaletleri insanların varoluş bunalımları geçirmesi için tasarlanmış yerler değil; sıkılmaya başlıyorum. Defterden de, okuduklarımdan da, tuvaletten de sıkılarak dışarı atıyorum kendimi. Kıvırıp burun deliklerime soktuğum kâğıt parçalarıyla garip göründüğümü bilmeme rağmen, hostese ‘iyiyim’ işareti yapıyorum. Kızı korkuttuğum anlaşılıyor; benimle daha fazla uğraşmasını engelleyeceği için bu iyi bir haber.

Yerime döndüğümde defteri tekrar elime alıp cildine bakıyorum. Sabahtan beri defalarca okudum, içinde ne olduğunu ezbere biliyorum artık. Aslında defter yeni bir şey söylemiyor. Okumadan önce yazarı hakkında bir şey bilmediğimi düşünüyordum, şimdi de öyle düşünüyorum. Tek faydası, cahilliğimin boyutlarını kavramam oldu. Yazar bozuntusu sanıyordum, gerçek bir yazar olduğunu anladım. Onu tamamen küçümsüyordum, şimdiyse hiç istemediğim halde yeteneğine ve geçmişiyle yüzleşme cesaretine saygı duyuyorum. En kötüsü de, başıma gelen her kötü şeyden sonra onu suçlamanın eskisi kadar kolay olmayacağını bilmek: Kimi suçlayacağım peki?

İstanbul’a inince herhalde yazarını arayıp defterle ilgili bir şeyler söylemem gerek ama ne diyeceğim hakkında hiçbir fikrim yok. Ben de onun yerine Gülbahar’ı arıyorum ama telefon açılmıyor. Beş dakika sonra meşgul çalıyor, bir beş dakika daha geçince telesekreter çıkıyor. Kadınların ilişki kafalarında bitince ne kadar zalim olabildiğini biliyorum, daha önce defalarca yaşadım. Bilmediğim, buna yeşil defter eklendiği zaman işin içinden nasıl sıyrılacağım. Yol boyunca taksicinin hayattan şikâyetlerini dinliyorum, şehrin yanıp sönen ışıklarına bakarak şu dünyada kendimi düşürebileceğim en boktan durumun bu olup olmadığını düşünüyorum.

Böyle benzetmelerden nefret etsem de, geçersiz işlem yürütmüş bir bilgisayar gibi hissediyorum kendimi; beni yeniden başlatmanız gerek.

 

***

 

Adım Devrim (istediğiniz zaman unutabilirsiniz, inanın sorun olmaz) ve önceden söyleyeyim; gizli gizli dedikodu programları seyredip de arkadaşlarına “Yok canım, kanal değiştirirken tesadüfen denk geldim” diyen düzenbazlardan değilim. Ama bu öykünün yarısına bile gelmeden anlayacağınız bazı nedenlerle, uzun zaman izledim dedikodu programlarını.

Bugün bile ara sıra biri (annem, Zeliha teyzem ya da yalnızlık çeken bir arkadaşım) arar, yorumlarını bildirir (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü ile ilgili yorumlarını değil tabii, dedikodu programlarıyla ilgili yorumlarını). İzlediklerini bazen ballandırarak, bazen de öfkeyle ama her zaman fazla uzatılmış cümleler halinde anlatan, azimli yakınlarım var (hepsi de kanal değiştirirken, tesadüfen denk gelir bu programlara, tabii ya, ne sandınız?).

Bütün o yorumların ortak noktası, şahsen tanıdıkları birini ünlü simaların çıktığı programda görmekten aldıkları zevki saklayamıyor oluşlarıdır. Okurken anlarım ki, akıllı telefonuma dadanan kişi biraz önce işyerindeki televizyonda beni görünce hemen en yakınındakileri (bir rakip, patron ya da ikna edilmesi gereken bir müşteri) yanına çağırmış, ekranı gösterip sırıtarak “çıktı yine bizimki!” demiştir. Bunu yaparak başkalarını etkilemek isteyen insanlar tanıyorsam bu benim suçum değil; çağımızın manyaklığı. İşlerin nasıl bu hale geldiğini de öyküm bittiğinde inşallah anlatabilmiş olacağım.

İlk sahnede evdeyim. Günlerden pazar. Sabahın dokuzu… Üzerimde pijamalarım (daha doğrusu, altımda pijama yerine giydiğim gri eşofman, üstümde üniversite yıllarımdan kalma Ravi Shankar tişörtü), saç-baş dağınık televizyon izliyorum. Burası altı aydır yaşadığım ev. Aslında evden çok ofise benziyor çünkü işlerimi genellikle buradan yürütüyorum. Daha çok ofislerde görebileceğiniz beyaz deri koltuklarım, cam sehpam, kurtarabildiğim kitapların durduğu bir kütüphanem, iki adet bilgisayar (biri Mac diğeri PC) ve vazgeçmediğim klarnetim var (buraya taşındığımdan beri elime almadım).

Yaşadığım yeri az da olsa yuvaya benzetense, sağda solda görebileceğiniz (yerlerini siz hayal edin), irili ufaklı bitkiler. Bekârlık hayatına döndüğümde, terk edilmiş her erkek gibi, kadınlar tarafından havai fişeklerle karşılanacağımı sanarak avunmuş, onlar evimi sevsin diye bitki satın almıştım.

Perdeler sabah güneşini dışarıda tutmak amacıyla sıkı sıkı örtülmüş. Olayın gece mi gündüz mü geçtiğini bize gösteren, mutfak penceresinden sızıp salona kadar gelen ince, iddiasız bir ışık… Televizyonun mavimsi rengi yüzüme yansıyıp beni eski bilim-kurgu filmlerindeki robotlara benzetiyor, hiçbir robotun olamayacağı kadar üzgün görünüyorum.

Pazar sabahı erken uyanıp televizyonu açmamın nedeni, şehrin öbür ucunda yaşayan küçük ablamın araması (onun nasıl uyandığını düşünmek istemiyorum. Muhtemelen bir arkadaşı aradı. Allah bilir o da ablamı tanıdığını bilen bir arkadaşı tarafından uyandırılmıştı).

Programın ilk bakışta hiçbir olağanüstü yanı yok. Manik bir sunucu bu saatte nereden bulduğunu bilmediğim bir enerjiyle gülücükler saçıyor. Işıklar kadının hareketlerine göre renk değiştiriyor. Seyirciler bazı cümlelerini alkışlarla kesiyorlar. Konuk koltuğundaki sarışınsa hava durumu yıldızı Rosa (ful makyajlı, sabahın köründeki bu programa konuk olacak kadar alçakgönüllü). Nasıl uyanabildiklerini yine hiç anlamadığım kadınlar stüdyoyu doldurmuş, olayı sibernetik bir ciddiyetle izliyor. Birkaç dakika geçip de afyonum patladığında bir gerilim yaşandığını ve sunucunun bundan duyduğu hoşnutluğu fark edeceğim.

Derken Rosa ağlamaya başlayacak, yarattığı duygusal vakumla stüdyodaki kadınları etkisi altına alacak. Çok geçmeden onlar da ağlamaya, kâğıt mendillerle gözlerini silmeye başlayacaklar. Sonra bu duygusal histeri stüdyodan taşıp ülkenin her köşesine, dalgalar halinde yayılacak. Dikkatimi Rosa’nın gözyaşlarından kurtarıp televizyonun sesini açtığımda, onun böyle ağlayarak neden söz ettiğini anlayabileceğim.

Kocasının kendisini aldattığını söylüyor. Evliliğini sürdürmesinin artık söz konusu olmadığını, hayatın bu darbesine karşın ayakta kalıp mücadeleyi (aynen bu sözcüğü kullanıyor) sürdürmesi gerektiğini falan… Sözcüklerle aram onun kadar iyi değil, en iyisi aşağıya kısa bir örnek yazmak.

Rosa (başını öne eğerek): Ben ona yüreğimi vermiştim. O ise başka denizlerde buldu mutluluğu. Bana düşen dönüp de gitmek. Sunucu (gözlerini kırpıştırıp): Ama belki de odur giden. Siz bir yere gitmediniz ki? Yeni Türkü’nün bir şarkısı vardı hani… Şey diyordu… Nasıldı?

Rosa (başı hâlâ önde): Belki de… Kim bilir? Hem zaten ne fark eder?

Bu garip sözler bana nedense speed-metal etkisi yapıyor. İki kadının sesleri beynimde davul solosu gibi yankılanıyor. Başım dönmeye başlıyor sonra, midemde ağrı hissediyorum. Sabah programı izleyerek ölen ilk Türk erkeği olmam işten bile değil; çünkü bu şimdi size anlamsız bile gelse, hatta sayfayı çevirir çevirmez unutacak bile olsanız değiştiremeyeceğim bir gerçek var: Rosa benim altı ay önce ayrıldığım (ve o günden beri hiç görmediğim) karım. Bu uğursuz pazar sabahı başlayan serüvense takdir edersiniz ki, benim açımdan hayra alamet değil.

Bu ürün için ilk yorumu siz yapın.