Yanan Ormanlarda Elli Gün

Yanan Ormanlarda Elli Gün

Bu Diyar Baştan Başa 2
  • Geçici olarak temin edilemiyor
Bu kitabı e-kitap olarak okumak isterseniz, yayıncıya talebinizi iletebilmemiz için tıklayınız.

Romanlarında Anadolu insanının gerçek dünyasını destansı boyutlara taşıyan, yaşanmış ve yaşanan gerçeği mitlerin, efsanelerin evreninde çoğaltan Yaşar Kemal, sadece bir romancı ve halkbilimci değil, gazetelerimizde modern röportaj yazarlığının da kurucusudur. Onun, her biri yayımlandığı dönemde olay yaratan röportajlarında gerçek, hayat buldu ve okuyucuyu sarstı.

Bu Diyar Baştanbaşa dörtlüsünün ikinci kitabı Yanan Ormanlarda Elli Gün “Doğuda İnanılmaz Şeyler Gördüm” başlıklı bir röportajla başlar. İnanılmaz ve acı şeyler Yaşar Kemal’in satırlarında masalsı bir güzelliğe bürünür, içimize işler. Hayat kaynağımız doğaya yaptığımız kötülüklerle bizi yüzleştirir.

 

“Halk duyarlığının yarattığı efsanelerin sınıf gerçeğinden soyutlanmadan, kısaca bir mystification’a gitmeden yansıtıldığına tanık oluyoruz.”

Hilmi Yavuz, "Cumhuriyet", 8 Nisan 1971

 

“Yazar, hikayeci ve romancı Yaşar Kemal nereye gitmişse, kimle karşılaşmışsa, hangi konuya eğilmişse hiçbirinde yüzeyde kalmamıştır. Bir hukukçu değildir, bir iktisatçı hele, hiç! Ama o iki meslekten olanlardan daha çok yurdunun sorunlarına, insanın dertlerine ve kişiliklerine eğilmesini, bakmasını ve görmesini bilmiştir.

Tarık Dursun K., "Milliyet", 11 Mart 1971


Buna ister talih deyin, ister tesadüf: Hadiseler daha Haydarpaşada trende başladı. Ondan sonra da çorap söküğü gibi arkası geldi.

Trene, hareketinden iki buçuk saat önce bindim. Anadolu’ya giden trenlerde çok seyahat etmiş olanlar, geç gelmenin ayakta kalmak demek olacağını iyi bilirler. Ben, trene bindiğimde, içeride beş kişi ya var ya yoktu. Koca tren beş dakika içinde doluverdi. Nakışlı heybeler, bavullar, meşin, bez kaplı, kılıfları nakışlı Anadolu bavulları... Benim bulunduğum kompartımana da beş kişi düştü. İkisi daha tüysüz delikanlılardı. Sonradan, bunların İstanbula gezmeye gelmiş Van köylülerinden iki kardeş olduklarını öğrendim. Küçüğü lise talebesiydi.

Öteki üç kişiden biri Mardinli idi. Değirmi kara sakallı, çiçekbozuğu yüzlü, daima ayetler, hadisler, dualar mırıldanan biriydi. Bunları hiç kesmiyordu. Öteki ikisi de Kayseriliydi. Onlar da ikide bir bir şeyler mırıldanıyorlardı ya, beriki gibi değillerdi.

İçimde bir his bana öyle hükmettiriyordu ki, bu kavruk, kara yüzlü Mardinlide çok iş vardı. Bu önsezi sebepsiz miydi? Değil. Bu adamları gözlerinden tanırım. Ben değil, her Anadolulu tanır. Bunların tespihleri, yenleri kıvrılmış kara ceketleri, ayaklarındaki lastik ayakkabıları, kederli, ihtiraslı gözleri, bilhassa ihtiraslı, insanın can evine işleyen gözleri başkalarında kolay kolay bulunmaz.

Tren hareket etmeden biraz önce biribirimize nereye kadar gideceğimizi sorduk, söyledik. Adlarımızı bağışladık. Mardinlinin adı Müslimdi. Müslim Akateş...

Ankara’ya kadar hiç kimse ile konuşmadım. Kitap okudum ve uyudum. Bu arada aptes alıp namaz da kıldım. Müslimin sert bakışları namazdan sonra bana karşı sevgi ile dolmaya başladı. Yumuşak, okşar gibi bakışlar. Ben durup durup bir “Ya Allah! Ya Pir!” çekiyordum.

Müslimle dini bahisler üzerine uzun bir konuşmaya tutulduk. Belki beş saat süren bir tartışmadan sonra, büyük şehirlerde dinsizliğin alıp yürüdüğünde karar kıldık. Bu konuşmadan sonra biribirimize daha fazla yakınlaşmıştık. Beni Mardindeki köyüne davet etti. Şimdilik kabul edemeyeceğimi, Vandaki akrabalarımı görmeye gittiğimi, gelirken köyüne uğrayıp kendini ziyaret edeceğimi söyledim. Çok memnun oldu. Söylemeden geçmeyeyim. Ben, kendimi ona dini kitaplar basan bir matbaacı olarak tanıttım. Kazancımın nasıl olduğunu sordu.

Bu ürün için ilk yorumu siz yapın.